Osmanlı’nın kanatlı süvarileri: Deliler

Öylesine cesur hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.

Deliler  1. Bolum

Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliğin ismidir. "Deli" adı verilen süvarilerden oluşan bu birlik, savaşlarda üstün cesaret göstermeleri ve farklı giyinme şekilleri sebebiyle bu isimle anılmıştır. Asıl olarak kendilerine kılavuz, rehber manasına gelen delil ismi verilmesine karşın, cesur ve korkusuzca düşmana atılmaları nedeniyle halk arasında deli olarak anılmışlardır. Deli adını almalarının sebebi gönüllü 20-25 yaş arası gençlerden oluşmalarıydı ve savaşlarda ordunun en ön saflarında çarpışmalarıydı.
En tehlikeli görevlere korkusuzca atılmaları yüzünden bu ismi aldılar. Korkutucu bir görünümleri vardı. Silah olarak eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan taşıyan deliler, başlarına pars ya da benekli sırtlan derisinden yapılmış tüylü bir miğfer giyerlerdi. Kalkanlarını da yine kuş tüyleriyle süsleyen delilerin giysileri aslan, kaplan ve tilki postundan, şalvarları da ayı ya da kurt derisindendi. Ayaklarına ise "serhatlik" denen sivri burunlu mahmuzlu bir çizme giyerlerdi. Üzerlerine ayı, pars, aslan veya sırtlan postundan kılları dışarıda şalvarlar giyerlerdi. Bayraklarında "Kaderde ne varsa o gelir başa" yazılıydı.
Sonradan giysilerinde değişiklik yapıldı, 17. yüzyıldan itibaren başlarına bir arşın uzunluğunda siyah kuzu derisinden üstü sarıklı bir kalpak giymeye başladılar.
Çoğunluğu Türk'tür ve Rumeli'de yaşayan halklar arasından seçilmişlerdir. Türkler, Boşnaklar, Hırvatlar, ve diğer Slav halklarından oluşturulan Osmanlı birlikleri, Rumeli beylerbeyi ve serhat beylerinin maiyet askerleri arasında yer alırlar. Bu askerler Serhadkulu isimli askerler arasında yer almışlardır.
16. yüzyılda deliler; Rumeli beylerbeyi, Semendere ve Bosna sancak beylerinin yönetiminde; 17. yüzyılın sonlarından itibaren de Anadolu vezir ve beylerbeylerinin yönetimi altında olmuşlardır. 60'ar kişilik "bayrak" adı verilen ocaklara ayrılmışlar, seferlerde "Delibaşı" adı verilen komutanları tarafından yönetilmişlerdir. 18. yüzyılda bozulmaları sonucu yönetimi altındaki beylerbeyinin görevden alınması sonucu görevlerini kaybetmişlerdir. Bu süreçten sonra köylere saldırmaya başlamışlar, eşkiyalık faaliyetleri sebebiyle 1829'da II. Mahmut tarafından dağıtılmışlardır.
Gözünü budaktan sakınmayan yürekli ve korkusuz kişiler oldukları için efsanevi bir ünleri vardır.
Bir rivayete göre de ıslatılmış mermer üzerine çıplak elle tokat atarak talim ederlerdi. İri yarı adamların ellerinde sadece bir kalkanla ve dahi kimi zaman o bile olmaksızın üzerlerine saldırdığını gören düşman askeri ne olduğunu anlayamadan, mermere meydan okuyan meşhur Osmanlı tokadıyla karşı karşıya gelir, ve bunun nasıl bir şey olduğunu anladığında ya ölü ya da artık savaşamayacak denli sakat bir asker olurdu. Osmanlı tokadı kavramı buradan çıkmıştır.

  Deliler  2. Bolum

"Öylesine cesur hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna indırmışlardı."
Venedikli Vecellio 1590 tarihli kitabında Osmanlı Ordusundaki "deliler"i böyle tarif etmişti. Peki "deli" adı nereden geliyordu ? Akıl hastası mı yoksa fazla mı cesyrdular ?
Deli süvarileri, Osmanlı fetihlerinin yoğun olarak devam ettiği, Rumeli'de ki sınır boylarında ortaya çıktı.Tarihi kayıtlara göre, bu askerler XV.  yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlanmış ve XVI. yüzyılda belirli bir düzene kavuşturularak gelişme ya başlamışlardı. Neşri tarihinde kendilerine deliler denilen kanatlı askerlerin 1444 Varna ve 1448 Kosava muharebelerinde Osmanlı ordusunda savaştıkları yazar. Rumali'de, Semendire ve Bosna gibi önemli merkezlerde kurulan deli askerleri sancak beyleri veya beylerbeylerinin maiyetine, onların emri altına alınmışlardı.Deliler önceleri bölük halindeki muhafız birlikleriyken sonraları sayıları artarak ve geliştirlerek korkunç bir savaş unsuru haline getirildi.

Deliler Nasıl Ortaya Çıktı ?

XV. yüzyılın sonlarından itibaren Rumeli ve kuzey sınır bölgelerinde akıncılardan ve diğer mevcut sistemlerden farklı, yeni bir askeri atlı sınıfın ortaya çıkması Osmanlı 'da o zaman kadar meydana gelen bazı önemli gelişmelerin ve bunlardan alınan derslerin sonucuydu. XV. yüzyılın sonunda, Sultan Bayezid devrinde yaşanan şehzade kavgaları, Anadolu'da pek çok yerde yaşanan ayaklanmalar, Sultan 1. Selim'indoğuda İran, Mısır, Suriye seferleri ile meşgul oluşu, Rumeli sınırlarındaki beylerin aniden ortaya çıkabilecek ciddi tehlikeleri önleyebilmek için çare düşünmeye zorlanmış ve onlar da akıncılardan ayrı olarak kendi emirlerinde olacak hafif atlılardan oluşan yeni ve özel bir süvari sınıfı kurmaya yönelikti.

Greçekten Akıl Hastası mıydılar ?

Bu askerlere neden deli denildiği eski kaynaklar incelendiğinde net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Fransız mühendis ve asker Alain Manesson Malet, 17. yüzyılda basılan Les Travaux de Mars ou I'Art de la Guerra adlı eserindebu askerlere neden bu adın takıldığını şu sözlerle açıklar: "Bunlar öylesine cesurdurlar ki, bir tarafın hizmetine girdikten sonra, onları vazgeçirebilecek hiç bir ceza korkusu yoktur. Bu edenlerden dolayı Türkler olara deli adını vermişlerdir ve bu ad, dillerinde 'gözü pek' anlamına gelir." Mallet'in aktardığıan göre o zamanların Osmanlı Devleti'inde deli adı büyük üne sahipti ve bu üne sahip olmak isteyenler oldukça fazlaydı. 1672'de, Fransız elçisi maiyetinde İstanbul'a gelen Antonie Galland yayımlanan günlüklerinde deli adının nereden geldiği konusuna eğilmiş ve bildiklerini şu şekilde aktarmıştı: "Deli sözü Türk dilinde mecnun manasına gelir, fakat bu adamların mecnun oldukları ve akıllarını kaybettikleri manası çıkarılmamalıdır. Bu, kendilerini tehlikeye atmak hususnda gösterdikleri azim ve inattan, nefislerini tehlikeye hakikaten deli imişçesine bir pervasızlıkla atışlarından dolayıdır."  Deli ocağına mensup olan, sayıları binleri bulan bu savaşçıların akıl hastası olmadıkları elimizdeki kaynaklarda kesin olarak ifade edilmektedir.

Deliler Yemin Edip Başlık Giyerlerdi

Deli ocağına mensup olmanın önemi tarihi vesikalardan anlaşılmaktadır. Herkesin gelşigüzel kabul edilmediği bu ocağa dahil olmak için bazı şartların yerine getirilmesi zorunluydu. Deliere katılmak isteyen kişinin gereken iki temel şart vardı. Gösterişli bir fiziki yapıya sahip olmak ve cesaretini, savaşma becerisini kanıtlayabilmek. Mallet'e göre deliler iri cüsseli, kuvvetli fizikleri ile grurlu bir görünüşe sahiptiler. Bu göçlü görünümün yanında silah kullanmadaki  ustalıklarını ve cesaretlerini kanıtlmak için  düşmanla savaşmaları ve en az 8-10 düşman süvarisini öldürerek zafer kazanmaları gerekmekteydi. Şartları yerine getiren, eğitimlerini başarıyla yerine getiren deliler, deli başlığını giyerek ocağa resmen dajil olurlardı.
 Deli vahşi görünüşü ile düşman askerinin yüreğindeki en ilkel korkuyu açığa çıkarmaktaydı. Bilinmez ve şaşırtıcı olgulara duyulan korku, karşı tarafın savaşma azmini kesinlikle etkileyen bir faktördü. Delilerin parlak devirlerinde on bini bulan sayıları düşünüldüğünde, düşman düşman üzerşne hücuma geçen on bin atlı delinin yaratcağı görüntünün korkunçluğunu hayal etmek ve düşmanda yaratacağı dehşeti anlamak zor olmasa gerek. Yukarıda bahsedilen şanslı Fransız Galland'ın, sadece barış zamanı delileri sakince merasimde geçerken gördüğü zaman yaşadığı dehşetin, muharebe meydanında düşmanın bu delilerin süratle üzerlerine gelirken yaşadıkları dehşetten katbekat az olduğu açıktır.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
deliler_osmanlinin_kanatli_suvarileri_gercek tarih deposu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com
http://gercektarihdeposu.blogspot.com
deliler_osmanlinin_kanatli_suvarileri_gercek tarih deposu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
deliler_osmanlinin_kanatli_suvarileri_gercek tarih deposu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
deliler_osmanlinin_kanatli_suvarileri_gercek tarih deposu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Cahil Olan Cesur Olur

Bu din, edeb dinidir. Tevâzu dinidir.

Din imâmlarımız, doğrudan Kur’ân-ı Kerîm'den manâ çıkarmağa kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerîm'e nasıl manâ verdiğini Eshâb-ı kirâmdan sorup araştırdılar. Eshab-ı kirâmın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercîh ettiler. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe herhangi bir Sahâbînin sözünü kendi anladığına tercîh ederdi. 

Resûlullahtan ve Sahâbeden bir haber bulamayınca, ictihâd etmek zorunda kalırdı. Her asırda gelen islâm âlimleri, dahâ önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvâları karşısında titrerler. Onların sözlerine sened, delîl olarak sarılırlardı. 

Bu din, edeb dînidir. Tevâzu dînidir. Câhil olan, cesûr olur. Kendini âlim sanır. Hâlbuki, âlim olan tevâzu gösterir. Tevâzu göstereni Allahü Teâlâ yükseltir. Resûlullahın Cehenneme gideceklerini haber verdiği
yetmişiki bid’at fırkasının reîsleri de derin âlim idiler. 

Fakat onlar, ilimlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetden manâ çıkarmağa kalkıştılar. Böylece, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından saptılar. Yüzbinlerce Müslümanın da Cehenneme gitmelerine sebeb oldular. 

Dört mezhebin âlimleri, derin ilimlerini Kur’ân-ı Kerîm'den ahkâm çıkarmakta kullanmadılar. Buna cesâret edemediler. Resûlullahın ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiklerini anlamakta kullandılar. 

Allahü Teâlâ, insanlara Kur’ân-ı Kerîm'den hüküm çıkarınız diye emretmiyor. Resûlümün ve Eshâbının çıkardığı hükmlere uyunuz, bunları kabûl ediniz diyor. Bid’at sâhiblerinin, ya’nî mezhebsizlerin, bu inceliği anlıyamamaları, kendilerini felâkete sürüklemişdir. 

Bir âyet-i kerîmede meâlen, “Resûlüme itâ’at ediniz!, Resûlüme tâbi’ olunuz!” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme ve Resûlullahın “Eshâbımın yoluna sarılınız!” emri, bu sözümüzün vesîkasıdır. 

Mezheb imâmlarına uymak, Allahı ve Resûlü bırakıp, kula kul olmak değildir, böyle olsaydı, Eshâb-ı kirâma uymak da böyle olurdu. Böyle olmadığı için, Resûlullah , bunu emir etmiştir. 

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların kısaca îmân etmelerini ve gördükleri gibi ibâdet yapmalarını emir ederdi. Bunların delîllerini bilmeyi hiç teklîf etmezdi. Bunu imâm-ı Gazâlî “Kimyâ-ı se’âdet” kitâbında uzun bildiriyor. 

Cenâb-ı Hak, kâfirlerin analarını, babalarını taklîd etmelerini yasaklıyor, küfrü bırakıp îmân etmelerini emir ediyor. Müslümanlara ise Peygamberini ve onun varisi olan Ehli sünnet âlimlerini taklîd etmelerini emir ediyor.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Bu din, edeb dînidir. Tevâzu’ dînidir.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Kötü Din Adamının Özelliği

Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yaptıklarını beğenirler.


Allahü teâlâ, herşeyin hükmünü Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Fakat açık değildir. Onun yüce peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm da, bunların hepsini açıkladı. Ehl-i sünnet âlimleri de, bunları, Eshâb-ı kirâmdan öğrenip kitâblarına yazdılar. 

Şimdi bu kitâbları dünyanın her yerinde mevcûddur. Dünyanın her yerinde, kıyâmete kadar ortaya çıkacak olan her yeni şeyin nasıl kullanılacağı, bu kitâbların bir bilgisine benzetilebilir. Bunun mümkin olması, Kur’ân-ı kerîmin mu’cizesi ve islâm âlimlerinin bir kerâmetidir. Yalnız mühim olan şey, karşılaşılan işin nasıl yapılacağını, Ehl-i sünnet olan hakîkî bir Müslümandan sorup öğrenmek lâzımdır. Mezhebsiz din adamına sorulursa, fıkh kitâblarına uymayan cevâb vererek, insanı yanlış yola sürükler. 

Arabî bilen bir kimse, bu yolu bırakıp, doğrudan Kur’ân-ı kerîmden ma’nâ çıkarmağa kalkışırsa, doğru yoldan kayar. Dîninin, îmânının sarsıldığını, belki de, küfre bulaşdığını anlamaz da, kendini doğru Müslüman sanır ve doğru Müslümanlara leke sürmeğe çabalar. 


Arabî dilini iyi bilmekle, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsı anlaşılabilseydi, Beyrutdaki arab hıristiyanların, Kur’ân-ı kerîmi herkesden dahâ iyi anlamaları îcâb ederdi. Hâlbuki bunlar, Kur’ân-ı kerîmden hiçbirşey anlıyamamış, îmân şerefine bile kavuşamamışlardır. 

Bir din adamı, hangi asrıda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Eshâbının bildirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri ve i’tikâdı bunların bildirdiklerine uygun olmazsa ve nefsine, düşüncelerine uyarak islâmiyyetin dışına taşarsa ve aklına uyarak islâmiyyetin inceliklerine karşı gelir, anlıyamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına taşarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. 

Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemişdir. Gözleri hak yolu göremez. Kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kıyâmetde büyük azâb vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez. Bunun gibi olanlar, Peygamberlerin düşmanıdırlar. Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yapdıklarını beğenirler. Hâlbuki, bunlar şeytânın yolundadırlar. 

Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dönebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı olur. Yaldızlı olur. aydalı görünür. Hâlbuki, düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yola, felâkete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fakat, hakîkat güneşi karşısında eriyip giderler. 


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Allahü teâlâ, herşeyin hükmünü Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Fakat açık değildir.
 
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Allahü teâlâ ve Peygamberi

Açık Bildirilmeyişin Sebebi


Allahü teâlâ ve Peygamberi, mü’minlere merhamet ettikleri için, ba’zı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmedi. Açıkca bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmıyanlar günâha girer, farza ve sünnete kıymet vermiyenler de kâfir olurdu. Mü’minlerin hâli güç olurdu. 

Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek lâzım olur. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlıyabilenlere, “Müctehid” denir. Müctehidin, bir işin nasıl yapılacağını anlamak için, son gayreti ile uğraşarak görüşüne, doğruya en yakın zannına göre amel etmesi, kendine ve ona uyanlara vâcib olur. Ya’nî, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, böyle yapmağı emir etmektedir. 

Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamağa çalışırken yanılırsa, günâh olmaz. Sevâb olur. Uğraşmasının sevâbını kazanır. Çünkü, insana gücü, kuvveti yetdiği kadar çalışması emir olundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevâb verilir. Doğruyu bulursa, on sevâb verilir. 


Eshâb-ı kirâmın hepsi büyük âlim, yanî müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihâd yapabilecek büyük âlim çok idi. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezheb kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhebden başka mezhebe uymadı. 

Bu dört mezhebden herbirine, Ehl-i sünnetden milyonlarla kimse uydu. Dört mezhebin i’tikâdı bir olduğundan, birbirine yanlış demez, bid’at sâhibi, sapık bilmezler. Doğru yol, bu dört mezhebdedir deyip, her biri kendi mezhebinin doğru olmak ihtimâli dahâ çokdur bilir. İctihâd ile anlaşılan işlerde, islâmiyyetin açık emri bulunmadığı için, bir adamın mezhebi yanlış olup da, diğer üç mezhebden birisinin doğru olmak ihtimâli var ise de, herkes “Benim mezhebim doğrudur, yanlış olmak ihtimâli de vardır ve diğer üç mezheb yanlışdır, doğru olmak ihtimâli de vardır” demelidir. 

Böylece, harac, sıkıntı olmadıkca, bir işi bir mezhebe göre, başka bir işi de başka mezhebe göre yaparak, dört mezhebi karıştırmak câiz olmaz. Bir kimse, dört mezhebden hangisini taklîd ediyor ise, yanî hangi mezhebi seçmiş ise, o mezhebdeki bilgileri öğrenmesi, harac, sıkıntı olmadıkca, her işinde o mezhebe uyması lâzımdır. 

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Allahü teâlâ ve Peygamberi, mü’minlere merhamet ettikleri için, ba’zı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmedi.
 
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

ŞAKA YAPAYIM DERKEN GÜNAHA GİRMEYİN...

ARKADAŞIMA ŞAKA YAPAYIM DERKEN GÜNAHA GİRMEYİN...
Akabe biatında ve Bedir savaşında bulunan Ebu Hasan (Radıyallahu anh) anlatıyor: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber oturuyorduk, içimizden biri kalktı ve gitti. Fakat gider ayakkabılarını unuttu. Birisi onları alıp altına sakladı. Adam tekrar döndü ve: 
“Ayakkabılarım?” dedi. Oradakiler: 
“Görmedik” dediler. Bu sırada adam ayakkabılarını gördü.
“İşteler ya! Müslüman bir adamı nasıl korkutuyorsunuz öyle” dedi. Bu sefer saklayan adam, Peygamberimize:
“Ya Resulallah! Şaka olsun diye yaptım” dedi. Peygamber Efendimiz de, iki üç defa:
“Nasıl olur da bir mü’mini korkutursunuz” diye ikazda bulundu. (Taberani; Ettergib: 4/263; Mecma’uz-Zevaid: 6/253; El-İsabe: 4/43)



Abdurrahman b. Ebu Leylâ’dan: Bize Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in arkadaşları anlattılar. Onlar, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir yolculukta iken içlerinden biri uyumuş, başka biri de hemen gidip onun yanındaki urganını saklamış. Adam korkarak uyanınca, Peygamberimiz:
“Hiçbir Müslümanın başka bir Müslümanı şaka yapmak suretiyle de olsa korkutması doğru değildir.” Buyurmuşlardır. (Ebu Davud; Tergib: 4/262)

Vuku bulan başka hadiselerde de Peygamber Efendimiz yine şöyle buyurmuşlardır:
“Hiç kimseye Müslüman bir kardeşini korkutmak helal değildir.” (Taberani)

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanırsa, şaka yapmak için Müslüman kardeşini korkutmasın” (Taberani; Mecmu’uz-Zevaid: 6/254)


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
ŞAKA YAPAYIM DERKEN GÜNAHA GİRMEYİN...
http://gercektarihdeposu.blogspot.com



Biz sizleri ALLAH (Celle Celaluhu) için seviyoruz.

Esselamu Aleyküm ve Rahmetullah
Kardeşlerim, bu fakir, ilk kez Gerçek Tarih Deposu facebook hesabı oluşturdu.
(facebook hesabınız yok mu diye soranlar olduğundan)
Paylaşım ve haberleşmemizi kuvvetlendirmeye faydası olur
Paylaşımlarımızı bu adresten de yaparız
Tabiki sizlerin desteği olursa inşaAllahu Rahman.
Onun için desteklerinize ihtiyacımız var, alakanıza şimdiden teşekkür ederiz.
Selam ve dua ile aşağıdaki linke tıklayıp "Beğen" yapmanız yeterli olacak.
ALLAH (Celle Celaluhu) sizleri eksik etmesin, korusun.
Biz sizleri ALLAH (Celle Celaluhu) için seviyoruz.       (Asagidaki link'i tiklayarak gidebilirsiniz.)

https://www.facebook.com/pages/Gercek-Tarih-Deposu/536344873116611
https://www.facebook.com/pages/Gercek-Tarih-Deposu/536344873116611

Osmanlı İmparatorluğu'na uzun yıllar hükmetmiş padişahların mezarları nerede?

Osmanlı İmparatorluğu'na  padişahların'na Çok  şey borçluyuz.

Osman Gazi

Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258'de, Sögüt'te doğdu. Babası Ertugrul Gazi, Annesi Hayme Hatun'dur. Osman Gazi, 1326'da Bursa'da Nikris (goutte) hastalığından öldü. Kabri Bursa'da Osman Gâzi Türbesi'ndedir.

Orhangazi

Osmanlı sultanlarının ikincisi. 1281 yılında Söğüt'te doğdu. Babası Osmanlı Devleti ve hânedânının kurucusu Osman Gâzi, annesi Ömer Bey'in kızı Mal Hâtundur 1359 yılında felç geçirerek ölmüştür. Kabri Bursa'da Osman Gâzi Türbesi'ndedir.

I. Murat

Osmanlı sultanlarının üçüncüsü Sultan Birinci Murad, 1326'da, Bursa'da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru'nun kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigâr" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken,

Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar'ın damadı) tarafından hançerlenerek 1389 yılında şehit oldu. Savaş meydanlarında şehid olan tek Osmanlı padişahı Birinci Murad'dır. Kabri Bursa Çekirge de Murâd-ı Hüdâvedigâr Türbesi'ndedir.

Yıldırım Beyazıt

Osmanlı sultanlarının dördüncüsü Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid Timur'la yaptığı 1402 yılındaki Ankara Savaşı'nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra zehir içerek intihar etti. Kabri Bursa Bâyezîd Hân Türbesindedir.

Çelebi Mehmet

Osmanlı sultanlarının beşincisi Sultan Çelebi Mehmed, 1389 yılında Edirne'de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanogulları'ndan Devlet Hatun'dur. Fetret Devri'nden sonra Anadolu'daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed'e Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir. Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne'de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk Padişah o oldu. Cenazesi Bursa'ya getirilerek Yeşil Türbe'ye defnedildi.

Sultan II. Murad

Osmanlı sultanlarının altıncısı Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadirogullari'ndan Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dur. Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451'de öldü. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür. Kabri Bursa Muradiye'dedir.

Fatih Sultan Mehmet

Osmanlı sultanlarının yedincisi Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432'de, Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun'dur. 20 yaşında Osmanlı Padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Dogu Roma İmparatorlugu'nu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.

Sultan II.Beyazıt

Osmanlı sultanlarının sekizincisi Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralik 1448'de, Dimetoka'da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. 24 Nisan 1512'de Padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadıktan sonra zehirlendi ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti. Kabri İstanbul Bâyezîd Camiî Bahçesindeki Türbesindedir.

I.Selim

Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470'de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Yaptığı Mısır seferiyle halifelik unvanını payitahta getiren Yavuz Sultan Selim 22 Eylül 1520'de, "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti. Kabri İstanbul Sultan Selim Camiî Bahçesindedir.

Kanuni Sultan Süleyman

Osmanlı sultanlarının onuncusu Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi,Muhibbi mahlasıyla şiirler yazmıştır. 1566'da Sigetvar kuşatmasının son günü 6/7 Eylül gecesi beyin kanamasından ölmüştür. Kabri İstanbul Süleymaniye Câmiî Bahçesindedir.

II. Selim

Osmanlı sultanlarının onbirincisi Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524'de, İstanbul'da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Sekiz yıl Padişahlık yaptıktan sonra göğüs boşluğunda meydana gelen kanama yüzünden 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.

III. Murat

Osmanlı sultanlarının onikincisi Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa'nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan'dur. 17 Ocak 1595'te prostat kanserinden öldü. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî yanında Sultan Selim Türbesindedir.

III. Mehmed

Osmanlı sultanlarının on üçüncüsü Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566'da, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, "56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım" demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed'i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603'te kalp krizi geçirerek öldü. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî Bahçesindedir.

I. Ahmet

Osmanlı sultanlarının on dördüncüsü Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Ahmed, yakalandigi tifüs hastaligindan kurtulamayarak 21 Kasim'ı 22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti. Kabri İstanbul Sultan Ahmed Camiî yanındadır.

I. Mustafa

Osmanlı sultanlarının on beşincisi Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayında vefat etti. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî Türbesi'ndedir.

II. Osman

Osmanlı sultanlarının on altıncısı Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan
Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed'in Sultanahmed Camii'nin yanındaki türbesine defnedildi.

IV. Murat

Osmanlı sultanlarının on yedincisi Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan ölmüştür. Kabri İstanbul Birinci Ahmed Hân Türbesi'ndedir.

I. İbrahim

Osmanlı sultanlarının on sekizincisi Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. 18 Ağustos 1648'de boğdurttularak öldürülmüştür. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî Bahçesindedir.

IV. Mehmet

Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan'dır. 1687'de tahttan indirildikten sonra dört yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Aralık 1693'de Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a gönderildi ve Yeni Cami'deki türbesine, annesi Turhan Sultan'ın yanına defnedildi.

II. Süleyman

Osmanlı sultanlarının yirmincisi Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan'dır. Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü,böbrek yetmezliğinden Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

II. Ahmet

Osmanlı sultanlarının yirmi birincisi Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.

II. Mustafa

Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. 1703'te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703'te prostat kanserinden öldü. Kabri İstanbul Turhan Vâlide Sultan Türbesi'ndedir.

III. Ahmet

Osmanlı sultanlarının yirmi üçüncüsü Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Meşhur Lale Dönemi'nin padişahı olan Üçüncü Ahmed, 1730'da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı'nda hapis hayatı yaşadıktan sonra, şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736'da öldü. Kabri İstanbul Yeni Camide Turhan Vâlide Sultan Türbesindedir.

I. Mahmut

Osmanlı sultanlarının yirmi dördüncüsü Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan'dır. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp, beyin kanaması geçirip vefat etti. Sultan İkinci Mustafa'nın Yeni Cami'deki türbesine defnedildi.

III. Osman

Osmanlı sultanlarının yirmi beşincisi Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan'dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. 30 Ekim 1757'de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami'de Sultan Birinci Mahmud'un yanına defnedildi.

III. Mustafa

Osmanlı sultanlarının yirmi altıncısı Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan'dır. Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti. Kabri İstanbul Turhan Vâlide Sultan Türbesindedir.

I. Abdülhamit

Osmanlı sultanlarının yirmi yedincisi Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "velî" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Anapa Kalesi'nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789'da öldü. Cenazesi Bahçekapı'da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

III. Selim

Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa'nın yanına defnedildi.

IV. Mustafa

Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan'dır. Tahta geçen II. Mahmud, Yeniçerilerin onu tekrar tahta geçirmek istemesinden endişe duyarak kardeşi IV. Mustafa'yı 17 Kasım 1808 tarihinde boğdurttu. Kabri İstanbul Sirkeci Birinci Abdulhamid Han Türbesindedir.

II. Mahmut

Osmanlı sultanlarının otuzuncusu İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan'dır. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adlî" ünvanı verildi. Verem hastası olan II.Mahmut 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan'ın Çamlıca'daki köşkünde,vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu'ndaki türbesine defnedildi.

Abdülmecit

Osmanlı sultanlarının otuz birincisi Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan'dır. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul'da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim'in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.

Abdülaziz

Osmanlı sultanlarının otuz ikincisi 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan'dır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876'da Feriye Sarayı'nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir. Kabri İstanbul Çemberlitaş Sultan II. Mahmud Hân Türbesindedir.

V. Murat

Osmanlı sultanlarının otuz üçüncüsü Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. 93 gün ile tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904'de öldü. ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'nin Yeni Cami'deki türbesine defnedildi.

II. Abdülhamit

Osmanlı sultanlarının otuz dördüncüsü Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. "Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı" diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamid, 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden öldü. Kabri İstanbul Çemberlitaş Sultan II. Mahmud Hân Türbesindedir.

Mehmed Reşad

Osmanlı sultanlarının otuz beşincisi Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Müzmin şeker hastası idi Şekerin vücudunda yaptığı tahribat sonucunda 3 temmuz 1918'de öldü. Kabri İstanbul Eyyüb Sultan Reşâd Hân Türbesindedir.

Vahdettin

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi'dir. Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin San- Remo'da 16 MAYIS 1926'da kalp krizinden öldü. Kabri Şamda Selim Camiî Kabristanındadır.

Aktüel/habervaktim


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Osmanlı İmparatorluğu'na uzun yıllar hükmetmiş padişahlar
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Cuma Gününün Sünnetleri

Cuma gününün 20 sünneti ve edebi vardır. Bunlar şunlardır:

  1. Cumayı Perşembeden karşılamalıdır. Meselâ; yeni ve temiz elbiseyi hazırlamalı, işleri bitirip Cumayı ibâdetle geçirmeye gayret etmeli. Cuma gecesi ehli ile gusül abdesti almalı. Her ikisine köle azat etmiş gibi sevap verilir.
  2. Cuma günü, Cuma namazı için gusül abdesti almalı. (Bu gusül hakkında, farz diyenler de vardır.)
  3. Başı tıraş etmeli. Sakalın bir tutamdan fazlasını ve tırnakları kesmeli ve beyaz giymeli.
  4. Cuma namazına mümkün olduğu kadar erken gitmeli.
  5. Ön safa geçmek için, cemâatin omuzlarından aşmamalı.
  6. Câmide namaz kılanın önünden geçmemeli.
  7. Erken gidip birinci safta yer almalı.
  8. İmam minbere çıktıktan sonra hiçbir şey söylememeli, ezanı da tekrar etmemeli.
  9. Namazdan sonra, Fâtiha, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini 7 defa okumalı.
  10. İkindiye kadar câmide kalıp, ibâdet etmeli.
  11. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından anlatan âlimlerin dersinde bulunmalı.
  12. Cuma günü duânın kabul olduğu vakti aramalı, bunun için hep ibâdet etmeli.
  13. Cuma günü çok salevât-ı şerîfe getirmeli.
  14. Kur’ân-ı kerîm ve Kehf sûresini okumalı.
  15. Az veya çok sadaka vermeli.
  16. Ana-babayı veya bunların ve sâlih Müslümanların ve evliyânın kabirlerini ziyaret etmeli.
  17. Ev halkının yemeklerini bol ve tatlı yapmalı.
  18. Çok namaz kılmalı, namaz borcu olanlar kazâ namazlarını kılmalı.
  19. Cuma gününü, ibâdetle geçirmeli.
  20. İkindiden sonra, seccade üzerinde elinden geldiği kadar; “Yâ Allah! Yâ Rahman! Yâ Rahîm! Yâ Kavî! Yâ Kâdir!” deyip, sonra duâ etmelidir.
  İslâm Ahlâkı,  s. 488-490
Cuma Sunnet Sunnah
HAYIRLI CUMALAR

Eshâb-ı Kirâm Hangi Mezhebde idi?

Eshâb-ı Kirâm Hangi Mezhebde idi?


Ehli sünnet dışı bozuk fırkalar ve onların kitâblarını okuyanlar, “Mezhebler ikinci asırda meydâna çıktı. Eshâb ve Tâbi’in, hangi mezhebde idi? Mezheplere lüzum yok. Arapça bilen herkes Kur’an-ı kerimi okuyup buna göre amel edebilir. Arapça bilmeyen de mealinden okuyup öğrenir ” gibi sözlerle işin aslını bilmeyen cahilleri etki altına alarak kafalarını karıştırmak istiyorlar. Mezhebin ne olduğunu bilen bunlara güler geçer. Bunların art niyyetli olduklarını anlar. 

Mezheb imâmı demek, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek toplıyan, kitâba geçiren büyük âlim demekdir.
Açıkca bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydâna çıkarmışdır. “Hadîka” kitâbında diyor ki; “Bilinen dört imâm zamanında, başka mezheb imâmları da vardı. Bunların da mezhebleri vardı. Fakat, bunların mezheblerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı”. 

Eshâb-ı kirâmın herbiri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezheb imâmı idi. Herbiri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imâmlarımızdan dahâ üstün, dahâ çok bilgili idi. Mezhebleri dahâ doğru, dahâ kıymetli idi. Fakat, bunların kitâbları olmadığı için, mezhebleri unutuldu. Dört mezhebden başkasına uymak imkânı kalmadı. 

Eshâb-ı kirâm hangi mezhebde idi demek, alay kumandanı, hangi bölüktendir? Yâhud, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeğe benzemektedir. 

Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlamak için arabî bilmek lâzım ise de, yalnız arabî bilmek kâfî değildir. Kâfî olsaydı, Beyrutdaki arab hıristiyanların herbirinin, birer İslâm âlimi olması lâzım gelirdi. Çünkü onların içinde Mısırdaki dinde reformculardan daha kuvvetli arabîsi olanlar, arab lisânının mütehassısları, “Müncid” isimli meşhur arapça lügat kitâbları yazanlar var. Bunların hiçbiri, Kur’ân-ı kerîmi anlıyamamış, îmân etmek şerefine bile kavuşamamıştır. 

Kur’ân-ı kerîm, Eshâb-ı kirâma hitâb ediyor. Onların nûrlu kalblerine ve selîm akllarına hitâb ediyor. Kureyş lisânı ile davet ediyor. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın sohbetinde yetiştikleri ve bütün ümmetin üstünde kemâl sâhibi oldukları hâlde, Kur’ân-ı kerîmi anlayışları ayrı ayrı oldu. Anlıyamadıkları yerler de oldu. O büyükler böyle âciz kalınca, bizim gibi, argo dili ile arabî anlıyanların hâli nice olur? 

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Eshâb-ı Kirâm Hangi Mezhebde idihttp://gercektarihdeposu.blogspot.com


Allah Rızası İçin Yardım Etmek

Şoför 

Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi.

– Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelemekten korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:

– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:

– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!

Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:

Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, onu namusunu kirleterek, para kazanmak zorunda bırakmamalısın.

Nihayet nefsini ve şeytanı yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:

– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:

– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.

Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.

– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...
– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:

– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:

– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

– Tam üç gündür Resulullah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, "Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol" buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resulullah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

Kaynak : Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

gercektarihdeposu.blogspot.com blogundan alıntıdır

Riza Yardim Taksi Taxi
http://tahirhakyolunda.blogspot.com





Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!

Hakkında en çok iftira kampanyası başlatılan bir padişah…
Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır! 
Devrinin insanların anlayamamasının geçelim, vefatının yarım asır sonrasında azda olsa anlaşılmaya başlanan, şimdilerde ise tamamen anlaşılmaya çalışılan, suikasta, ihanete, iftiraya, istibdada sürüklenen zihni fikir çilesi ile dolu bir padişah…
Necip Fazıl’ın “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!” hükmünce Cennet Mekân Sultan Abdülhamit Han’ı bir nebze olsun anlamaya çalışalım.
Abdülhamid’i anlamak nefsine hasis, vatanına cömert bir padişah demektir.
Abdülhamid’i anlamak gerekirse saray masraflarını kısıp, bütün dış borçları ödeyip, ülkenin dört bir tarafını mamur, tren rayları ile örmek demektir.
Abdülhamid’i anlamak uluorta atılmak, taarruz etmek değil, bir müdafaa ve eldekini muhafaza dehasıdır.
Abdülhamid’i anlamak kötülük adına kim ne yaptıysa kabahati Sultan’a çıkartmaktır.


Abdülhamid din kitaplarını yaktırıyor!
El-cevap: Abdülhamid’i anlamak tersine; din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırmak demektir.
Abdülhamid’i anlamak yetiştirdiği adamları düşmanları tarafından göklere çıkararak, yetiştirilmesindeki şeref payını ulu hakandan çalmaya kalkmak demektir.
Abdülhamid’i anlamak Sultan Abdülaziz Han’ın katillerinin bütün devlet ricalinin ittifakıyla idamına karar verilmişken Sultanın kalemini eline alıp “mucebince” demesinden başka bir şey beklenmezken, memur ve muvazzaf olduğu bir işte bile elini kana batıramaz bir melek olduğunu anlamak demektir.
Abdülhamid’i anlamak tahtan indirileceği zaman İstanbul üzerine yürüyen “Hareket Ordusu” isimli isyancılar grubuna kan döktürmemek için, emrindeki Hassa Ordusu ile karşılamaması ve ezmemesi demektir. (Huzura çıkıp yere kapanan ve ağlarcasına yalvaran “İzin ver, onları saray kuvvetlerinin en küçük birliğiyle karşılayıp darma-dağın edeyim ve zincire vurup huzuruna getireyim! Diyen ve ağlayarak huzurdan çıkan Tahsin Paşa’ya cevaben:
-“Hayır, Paşa, ben nefsim için tek damla Müslüman kanının akmasına razı değilim!”) demektir.
Abdülhamid’i anlamak kız çocukların eğitim öğretim konusunda milat cumhuriyet dönemi değil Abdülhamid dönemi olduğunu bilmek demektir. Abdüllatif Subhi Paşa ilk defa bir kız sanat okulu açma konusunda tereddüt gösterince Sultan Abdülhamid Han’ın, “Ben arkandayım” teşviki ile sonuca ulaşmıştır.
Abdülhamid’i anlamak Filistin’de bunca kanın dökülmemesi demektir. “Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.” Sultan‘a ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine.
Abdülhamid’i anlamak gerektiğinde kolera salgınını def için (Pastör) den bile yardım istemek demektir.
( Abdülhamid Han Pastör’e araştırmalarında maddi destek sağlamış, onu Osmanlı Nişanı ile onurlandırmıştır. Türkiye, baktoroloji ilmini ona borçludur.)
Abdülhamid’i anlamak her an derinleşen bir fenayı önleyici ve kimseden yardım görmeyici çilekeş demektir.
Abdülhamid’i anlamak odasına bir hademe girdiğinde bile, sırf Allah’ın mahlûkuna saygı göstermek için ayağa kalkmak demektir. (Ayağa kalkışını gizlemek maksadıyla masasında bir kâğıt arıyormuş gibi yapar. Yalnız Allah’ın görüp, kulların farkına varmadığı şekilde nefsini küçülttüğü, hiç kimsenin bilmediği bu mahrem levha, tarihte ikinci bir devlet reisine nasip olmamış bir ulviyeti çerçevelemektedir.)
Abdülhamid’i anlamak Peygamberi Efendimiz rahatsız olmasın diye Medine-i Münevvere’ye giden tren raylarına keçe sardıracak kadar hürmetkâr, ömrü boyunca abdestsiz imza atmayacak kadar dini bütün bir padişah demektir.
Abdülhamid’i anlamak tarihte birçok büyük adam gibi kalabalık içinde yalnızlık demektir.
Abdülhamid’i anlamak Yavuz ve Kanuni dönemine nispetle Himalaya yüksekliğinde bir tepenin eteğinde ve uçurumun dibinde dev boylu bir hükümdar demektir. Ya tepenin üzerinde olsaydı, ya da Yavuz’un oğlu olsaydı.
Abdülhamid’i anlamak dünya siyasetçilerinin en zekisi, onu araç olarak kullanan en dahidir.
Sonuç olarak;
Abdülhamid’i anlamak geçmişte geleceği görmek demektir.
Abdülhamid’i anlamak bütün düğümleri çözmek demektir.
Abdülhamid’i anlamak ön yargıyı kökünden kazımak, dikeyleri yatay hale getirmek demektir.
Kaynak: Necip Fazıl’ın “ULU HAKAN” kitabından istifade edilmiştir.


Hakkında en çok iftira kampanyası başlatılan bir padişah…
Abdülhamid

Osmanlılar Avrupa'nın Müslüman İmparatorları

BBC televizyonu, "Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları" adlı üç bölümlük bir dizi yayımlamaya başladı.
Gazeteci Rageh Omaar tarafından sunulan belgeselde Osmanlı İmparatorluğu'nun Söğüt'te başlayıp üç kıtaya yayılan altı asırlık öyküsü ele alınıyor.
Türkiye'nin yanı sıra Balkanlar'da, Yunanistan'da ve Orta Doğu'nun çeşitli ülkelerinde çekilen filmde Rageh Omaar, Osmanlı padişahlarının ekonomik, dini ve toplumsal örgütlenmeyi değişen zaman içinde nasıl yönettiğini ve Müslüman olmayan toplumlarla geliştirdikleri ilişkileri inceliyor.

Rageh Omaar'ın ifadesiyle, ''Batı'nın tarihsel hafızasından büyük çapta silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun öyküsü son zamanlarda yeniden büyük bir ilgi uyandırmaya başladı.''

Günümüzde Hristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında yaşanan gerginlik ve anlaşmazlıkların yüzyıllarca Osmanlılar tarafından da tecrübe edildiğini anlatan Rageh Omaar, generaller ve din adamları arasındaki dengenin kurulması ya da laik siyasetin dini ideolojiyle rekabeti gibi konularda Türklerin tarihsel deneyiminin zenginliğine vurgu yapıyor.

BBC 2 televizyonunda yayımlanmaya başlanan bu dizi öncesinde, gene yakın zaman içinde BBC radyosunda Allan Little imzalı ''Türkiye: Yeni Osmanlılar'' adlı bir radyo dizisi yayımlanmıştı.

Gazeteci Rageh Omaar ALLAHcc razi olsun
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


BABA, OĞUL ve MİNİK SERÇE

Baba, Oğul ve Minik Serçe

80 yaşına merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işadamı olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir serçe kondu. Yaşlı baba serçeye gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:
"Bu ne oğlum?"

Oğlu şaşkın, cevapladı:
"O bir serçe baba."


Yaşlı baba serçeye biraz daha baktıktan sonra yine sordu:
"Bu ne oğlum?"

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:
"Baba, o bir serçe"

Serçe hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.

Yaşlı baba üçüncü defa sordu:
"Bu ne?"

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
"O bir serçe baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?"

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:
"Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, ben de sana her seferinde serçe diyorum ama sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"

Babası, yüzünde hâlâ bir gülümseme ile yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

Sayfada şunlar yazıyordu :
"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanı başımızdaki pencerenin pervazına bir serçe kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir serçe olduğunu söyledim.

Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu"



'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara "öf" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra Suresi, 23. Ayet)


kaynak: anonim

serce sparrow
http://tahirhakyolunda.blogspot.com