Midye ve ıstakoz yemek günah mı

Midye kültürü

Sual: (Midye ve ıstakoz yemeye günah demek, âdet ve göreneklerle ilgilidir. Deniz kıyılarında oturanlar, kültürlerinde olduğu için rahatlıkla yiyorlar, ancak denizden uzak yerlerde yaşayanlar bu kültürden yoksundur. Denizden çıkan her şeyin temiz olduğu yönünde bir de hadis olduğu için, midyenin haram olduğu söylenemez. Kur’anda da midye konusunda kesin bir hüküm olmadığı için rahatça yenebilir) deniyor. Bu görüşe ne denir?
CEVAP
Bu görüş birkaç bakımdan yanlıştır:
Birincisi, dinimizde tek delil Kur’an değildir. Hadis-i şeriflerle bildirilen hükümler de vardır. İki âyet-i kerime meali:


(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

(O Peygamber, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

İşte müctehid âlimler, Kur’an-ı kerimin emrine uyarak, Resulullah efendimizin bu konudaki hadis-i şeriflerine de bakmışlardır. Kur’an-ı kerimde, köpek, fare ve yılan etinin haram olduğu bildirilmiyor diye, bunları yemek caiz olur mu? Bunların haram oldukları hadis-i şeriflerle bildirilmiştir.

İkincisi, müctehid olmayanların hadis-i şeriflere göre de amel etmeleri caiz olmaz. Mezhebinin bildirdiği hükme uyması vacib olur. (Denizin hayvanları helâldir) mealindeki hadis-i şerifi, Hanefî âlimleri, balık ve balık şeklinde olanlar hariç, deniz haşeratlarının yenmesinin caiz olmadığı şeklinde anlamışlardır. Hanefî olup da, mezhebinin hükmüne uymayan, mezhebinin hükümlerini beğenmeyen kimse, (Benim mezhebim var) dese de, mezhepsizdir.

Netice: Midye ve ıstakoz gibi deniz haşeratının yenmemesinin gelenekle, kültürle, hayat tarzıyla hiçbir ilgisi yoktur. Hanefî mezhebinde olan Müslümanların, deniz kenarında da yaşasalar, balık şeklinde olmayan yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşeratını yemeleri caiz değildir.


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


















(O Peygamber, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]


(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

TERSANE-İ ÂMİRE & DONANMA-YI HÜMÂYÛN

DÜNYANIN EN BÜYÜK TERSANESİ: "TERSANE-İ ÂMİRE"

DÜNYANIN EN BÜYÜK DONANMASI: "DONANMA-YI HÜMÂYÛN"

Osmanlı Devleti'nin birçok liman şehrinde tersanesi vardı. Ama en büyüğü olan ve şöhreti dünyayı kaplayan Haliç üzerindeki İstanbul Tersanesi'ydi. Bu tersanenin dünyada eşi yoktu. Hiç bir tersane burası kadar gemi kızaklayamaz, işçi çalıştıramazdı. Akla gelebilecek her türlü sanat erbabı mevcuttu. İşçilerin çoğu Hıristiyan esirlerdi. Ama bedava değil, ücretle çalıştırılırlardı. Ücretlerini biriktirenler değerlerini öderler, hür olur, memleketlerine dönerlerdi. Ustaların ve mühendislerin hepsi Türk'tü. Tersanede çalışanların sayısı yaklaşık 20.000'di.

İstenildiği an, bir yıl içinde, Venedik Donanması'nın bir eşini inşa etmek ve donatmak mümkündü. Denizci bir ülke olan Venedik bile, Osmanlı Devleti ile barış halinde olduğu zamanlarda bu tersaneye kadırga ısmarlardı. Barbaros'un vekili Hasan Reis'in 24 Ekim 1541'de Cezayir'i almak için gelen haçlı kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra padişaha sunulmak üzere gönderdiği hediyeleri getiren leventlerin bir kısmı İstanbul’a ilk kez gelmişlerdi.

Çoğu Anadolu’nun küçük köylerinden Cezayir’e gittiklerinden İstanbul’u büyük bir şaşkınlık, heyecan ve hayranlıkla gezmişlerdi. Tersane-i Hümayun’da yaklaşık

20.000 kişinin 100'e yakın gemiyi inşa etmek için hep birlikte karınca gibi çalıştıklarını görünce, hayretlerinden dilleri tutuldu ve bu derece kudretli bir devletin tebaası oldukları için Allah’a şükrettiler.

Osmanlı Denizciliği, özellikle 16. yüzyılda zirveye ulaşan bu göz kamaştırıcı başarısını; üst düzeydeki denizcilik bilgisine, gemi yapımındaki üstün tekniğine, günümüzde bile hayranlık uyandıran lojistik destek sistemi ve üs zincirine, sahip olduğu mükemmel düzeydeki deniz haritalarına ve en önemlisi tüm bu konuları değerlendirip uygulayabilecek, inançlı ve üstün nitelikte denizciler yetiştirmesine borçludur.

Osmanlılar, kadırgaları, barçaları, pergendeleri, baştardeleri ile mavi enginliklerde dolaşan usta denizcileri, ünlü haritacıları, gök bilimcileri ve savaş kahramanları ile tarih yazmış ve dünya denizcilik tarihine damgalarını vurmuşlardır.


DÜNYANIN EN BÜYÜK TERSANESİ

 DÜNYANIN EN BÜYÜK DONANMASI

 DÜNYANIN EN BÜYÜK TERSANESİ



UÇAK GEMİSİ BATIRAN TOP MERMiLERi Topçu Teğmen MUSTAFA ERTUĞRUL BEY

Tanımadığımız Kahramanlar
DÜNYADA İLK UÇAK GEMİSİ BATIRAN KİŞİ: MUSTAFA ERTUĞRUL BEY

Mustafa Ertuğrul 1. Musika muallimi Yüzbaşı Ahmet Nuri Efendi’nin mahdumu olarak 1893 yılında Girit’te dünyaya geldi. 

İlköğreniminden sonra gittiği askeri okuldan genç bir topçu teğmeni olarak 1. Dünya Savaşının Çanakkale Gelibolu cephesinde bir çok savaşlara katılan Mustafa Ertuğrul Çanakkale savaşlarının efsanevi komutanı ve daha sonra kayınpederi olan 27. Alay Komutanı Mehmet Şefik Aker beyin komutasında Çanakkale’de bir çok kahramanlıklar göstermiştir.

1916 yılında 5. Ordu komutanlığının kararı ile Akdeniz sahillerini savunmak üzere Erhart dağ toplarıyla Aydın’dan Denizli’ye trenle gelir. Denizli’den, Elmalı üzerinden 2 ayda katır sırtında taşıdıkları 4 adet topla yaya olarak Kaş’a gelirler. Burada düzenlenen Meis Adası baskınına katılır.



27 Aralık 1916 tarihinde Ben My Chree adlı İngilizlerin uçak gemilerini Bayındır Burnu’ndaki siperlerden top atışı ile batırır ve bir çoğunu da savaş dışı bırakır.

Buradaki görevden sonra yine sahilden yaya olarak Antalya’ya 57. Fırka emrinde önce Antalya’ya oradan da emrindeki askerlerle birlikte Kemer’e gelir. Bugünkü Koca Burun’da kazdıkları siperler günümüzde de mevcudiyetini sürdürmektedir.

Çamyuva Alacasu ile Phaselis arasındaki tepeye geçici telefon istasyonu kurarlar. Halen bu tepe telefon gediği olarak anılmaktadır.

13 Aralık 1917′de Fransızların Paris 2 adlı savaş gemisini burada batırır. Ayrıca 8 Şubat 1918 günüde yine Fransızların Aleksandra isimli savaş gemisini de portakal ve dinamit yüklü bir yelkenliyle tuzağa düşürüp batırmıştır. 1968 yılında Antalya'da vefat etmiştir.

Kabri nur, makamı cennet olsun..




http://gercektarihdeposu.blogspot.com
MUSTAFA ERTUĞRUL BEY
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Salavat ve Peygamberimize Salavat Getirmenin Lüzumu

    O’ndan başka hiçbir Peygambere verilmeyen bir özellik, hiç bir ümmete verilmeyen bir rahmet kapısıdır Salavat…
      İmam-ı Tahavî şöyle demektedir: “İnsan Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in adını andığı veya bir başkasından duyduğu her keresinde; salavat-ı şerife okumak kendisine vaciptir.”
    Salat ve salavat nedir? Peygamber Efendimiz’e ismi anıldığında salavat getirmek gerekir mi? Salavatın fazileti nedir?
   Salat: Tebrik, tezkiye, duâ manalarına gelir. Salât’ın çoğulu salavât gelir.
   Salat kelimesi Ayeti Kerimelerde bir çok yerde geçmektedir. Mesela zikir, tesbih ve duayı cem ettiği için namaza da “salat” denilmiştir.
Ancak konumuz Kur’an-ı Kerimin şu ayetinde geçen “Salat” ile alakalıdır:
   ”Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât ediniz ve samimiyetle selam veriniz” (el-Ahzab, 33/56)
Ayet-i Kerimede geçen Salat ne demektir?

   Buradaki “salat” dua etmek, rahmetine bürünmek manalarına gelir. Ancak ayette 3 tane salattan bahsedilmektedir. 1- Allah’ın Salatı, 2- Meleklerin Salatı, 3- Müminlerin Salatı.. 
Allah (Celle Celaluhu) ve meleklerin Salatı
Allahu Teala’nın salatı: Merhameti, affı, rahmeti, bağışlaması
Meleklerin salatı ise: istiğfarıdır…
    “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah mü’minlere çok merhamet edendir.” (Ahzab 43)
    Allahu Teala’nın salatı, kulunu affetmesi, rahmeti ile kuşatması, makamını yüceltmesidir. Mü’minlerin salatı da ona “Allah’ın salat etmesini” istemesidir.
   Kâ’b b. Ucre’den şöyle rivayet edilmiştir: Dedik ki, Yâ Rasulallah! Sana selâm vermeyi biliyoruz, sana salât nasıl olur? Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım! İbrahim’e salât ettiğin gibi, Muhammed’e ve âline de salât et…” deyin.. (Buhârî, Tefsir, 33/10)
   Allahu Teala, Resulüllah’a edilen salâtı karşılıksız bırakmamış, O’nun da bize salât etmesini istemiştir:
“Onlara salât (duâ) et. Çünkü senin salât’ın, duan onlar için sükûnettir” (Tevbe, 103)
SALAVAT BİZİM İÇİN BİR İBADETTİR
   Salat emri Müslümanların bir vazifesidir. Bu, Allahu Teala’nın mü’minler üzerine yüklediği bir vecibedir. Salavatın ömürde bir defa getirilmesi farzdır. Diğer salavatları ise nafile ibadettir. Ömründe hiç salavat getirmeyen bir Müslüman günahkar olur. 
Salavat-ı şerife mü’minler için bir rahmettir:
   Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
   ”Kim bana bir defa salâtü selâm getirirse, bu sebeple Allah Teâlâ da ona on misli merhamet eder. “ (Müslim, Salât 70. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Vitir 21; Nesâî, Ezân 37, Sehv, 55)
   İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyâmet gününde insanların bana en yakın olanları, bana en çok salât ü selâm getirenleridir. “ (Tirmizî, Vitir 21)
   Allah ve melekleri, peygambere salât-ü selâm ettiğine göre, bizim salât-ü selâmımıza ne gerek var?
   Cevap: Biz diyoruz ki, peygambere yapılan salât, peygamberin o salata olan ihtiyacından dolayı değildir. Aksi halde, peygambere Allah salât-ü selâm edince, meleklerin de salâtına hacet kalmazdı. Bu ancak, ona duyulan saygıyı izhâr etmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, hiç ihtiyacı olmadığı halde, bize, Kendisini zikretmemizi farz kılmıştır. Bu ancak, Cenâb-ı Hakk’ın bundan dolayı bize mükâfaat vermesi için ve de bize bir şefkat ve merhamet olsun diye, tarafımızdan peygambere duyulan saygıyı ortaya koymak içindir. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kim bana tek bir defa salât-u selâm getirirse, Allah Teâlâ da ona on defa salât (merhamet) eder”(Darimi, rikak, 58 (2/317)
   Resulüllah’a tazim ve hürmet etmek, O’nu saygısızca ve aramızdan birisymiş gibi anmamak için Allahu Teala bu emri vermiştir. Başka bir ayet-i kerime bu konuyu özetler:
“Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.” (Nur 63)
PEYGAMBERİMİZ SALAT-U SELAMA KARŞILIK VERİR
   Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
   ”Bir kimse bana salâtü selâm getirdiği zaman, onun selâmını almam için Allah Teâlâ ruhumu iade eder. “ (Ebû Dâvûd, Menâsik 96. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 527)
   Evs İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur” buyurunca, ashâb-ı kirâm: 
- Yâ Resûlallah! Vefat ettiğin ve senden hiçbir eser kalmadığı zaman salâtü selâmlarımız sana nasıl sunulur? diye sordular. 
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:
- “Allah Teâlâ peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesâî, Cum`a 5; İbni Mâce, İkamet 79, Cenâiz 65)
İSMİ ANILDIĞI ZAMAN SALAVAT GETİRMEYEN…
   Hazreti Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
   ”Cimri, yanında ismim anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir. “ (Tirmizî, Daavât, 101. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 201)
   Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
   ”Yanında ismim anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimse perişan olsun. “(Tirmizî, Daavât 101)
   Peygamberimizin “perişan olsun” sözü ümmetine bir beddua değil, ayet-i kerimenin gereğini yerine getirmediği için başına gelecek halin beyanıdır.
CUMA GÜNÜ BİZZAT ALIR
   Evs İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
   “Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokca salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur. “ (Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesâî, Cum`a 5; İbni Mâce, İkâmet 79, Cenâiz 65)
SALAVATIN GETİRİLMEYECEĞİ YERLER
İbni Abidin’de bu konu şöyle ele alınıyor:
   “Kur’an okunurken veya hutbede Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ismini işitmek dahi istisna edilir. Çünkü bunlarda susarak dinlemek vaciptir. Fetevayı Hindiyye’nin kerahiyet bahsinde şöyle denilmektedir: “Bir kimse Kur’an okurken Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in ismini işitse salâvat getirmesi vacip olmaz.Ama okumayı bitirdikten sonra salavat getirirse iyidir.”
DİĞER PEYGAMBERLERE ALEYHİSSELAM DENİLİR
   Diğer Peygamberler için “salat” emri olmadığı için Onlara hürmeten isimleri anıldıkları zaman Kur’an-ı Kerimde geçtiği üzere selam verilir… “Aleyhisselam” denilir..
Alemler içinde selam olsun Nuh’a. (Saffat/79)
İbrahim’e selam olsun. (Saffat/109)
Musa’ya ve Harun’a selam olsun. (Saffat/120)
İlyas’a selam olsun. (Saffat/130)
Gönderilmiş (peygamber)lere selam olsun. (Saffat/181)
   Siz yeni yeni türeyen babasının dahi sapık ilan ettiği kişilere aldanıp da Salavat emrinden geri kalmayın, Peygamber Efendimize aşkla, iştiyakla, muhabbetle Salavat getirin. Zikir, dua, salavat… Bunlar bizim kazanç kapılarımız. Şeytanın askerleri bu kazancınızdan sizi alıkoymak isterler. Onlara kulak verirseniz mahrum olursunuz.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
Peygamberimize Salavat Getirmenin Lüzumu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com



Kaynak iHVANLAR.

Marangoz | Yaşanmış Bir Öykü

“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

YILLARIN marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir . özenle çalışırdı.

Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.

İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der,

pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.

Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu. Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.

İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile . lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu. Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.

Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.
.
“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.

Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:

“Canın sıkkın” dedi.

“Evet.”

“Sebep?”

“Bir talebe var... Üniversitede okuyor.”

“Ne var bunda?”

“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”
“Niye?”

“Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim... Açlıktan başı dönmüş...”

“Kimi kimsesi yok mu peki?”

“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine
gitmişler.”

“Bu niye gitmemiş?”

“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini.”

Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:

“Sen ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”

“Çıktı mı peki?”

Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.

Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:
“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”

Tornacı hayretle baktı:

“Hepsini mi?”

“Hepsini.”

“Kurban alacaktın hani?”

“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.

Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:
“Allah kerim!”

Kadın başka soru sormadı. Tanırdı . kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.

İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi.
Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam . belirdi: Merhaba usta!”

“Merhaba!”

Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.

“Beni tanıyamadın . galiba.”

“Evet.”

“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan... Paranın bir kısmını
vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?”

“Hatırlar . gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”

“Evet... Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın.”

Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:

“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”

Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.

“Buyur bir çay iç” dedi.

“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade.”

Ustanın elini sıkıp gitti adam.

Marangoz parayı saydı.

Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!

En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi ve “Allah kerim!” dedi.

Yazar: Ömer Sevinçgül

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Sevgili Muhterem Babacığım. Hüzün dolu bir ÇANAKKALE mektubu

”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi

2009 yılında Prof. Haluk Oral'ın ortaya çıkardığı, Kazım Karabekir komutasındaki 14. Tümen'de görev yapan Yedek Subay Kemal Efendi tarafından Kerevizdere'den babasına yazılan 18 Ekim 1915 tarihli bu mektup, 41. Alay 2. Taburun birinci bölük birinci takım komutanı Hasan Çavuş'un kahramanlık hikayesini 98 yıl sonrasına, günümüze taşıyor. Mektubun latin alfabesine çevrilmiş tüm metni şöyle: 

”Mukaddes bir huzura” 
18 Ekim 1915 Pazartesi


Sevgili Muhterem Babacığım;


          Buğday benizli, açıkgöz, henüz ter bıyıklı, uzunca boylu çatık ve siyah kaşlı;kalbi vatan aşkıyla dolu asker Erzincanlı Hasan Çavuş Kırbirinci Alay’ın İkinci Taburu ‘nun Birinci Bölüğü Birinci Takım kumandanı.Hasan Çavuşun göğsünü 7 Eylül 1915 hücumunda gösterdiği fedakarlık dolayısıyla aldığı Harp Madalyası süslüyor.Yüzündeki saflık Anadolu’nun asil pak yavrusu olduğunun delili.


          14 Ekim 1915 gecesi saat 03.15′de düşman blokhavzı altında patlatılan lağım düşmanın ileri geçiş siperini dümdüz etmişti.Düşman bu blokhavzını 50 metre uzunluğunda köprü üzerine inşa ettiği siperine bağlamış ve Hisarlık’taki bataryasını da buraya tesbit eylediğinden ve tarafımızdan buraya top ateşi altında bulundurmak kabil olamadığından adeta bu köprülü siper alanı Kırkbirinci Alayın felaket ocağı olmuştu.
”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi


          Her saniye kavurucu bombalarını bu yere savururdu.Özetle amacı Kerevizdere’nin denize döküldüğü yerden bu mahallin bir kısmını denize kavuşturmak idi.Sanki rezil düşman o muhiti yok etmek azmine düşmüştü.Davranışlarında bu anlaşılıyordu.Lağımın infilakı üzerine söylenen saatte gece çok karanlık idi ama ateşleme yapılacağını bildiğimiz için bir projektörle ara sıra aydınlatıyorduk.Dürbün başında bulunduğumdan cehennem saçan dumanlar o muhitteki yani blokhavzındaki rezil düşman askerinin mahvolma dakikası olduğunu ilan etti.

          Bunun üzerine sabaha kadar top ve torpil sesleri her kulakta o geceye mahsus büyük hatıralar bıraktı.Sabah olduğu için gelen raporları teslim ederek dinlenmek üzere karargaha geldim.Altı saat kadar bir zaman geçmiş idi ki top sesleri bu kadar bir müddet istirahatin yettiğini anlatırcasına  daldığımız gafletten uyandırdı.Hemen kalktım ve gözlem yerine geldim.O anda kumandanım ileri hattı-dolayısıyla lağımın meydana getirdiği çukuru görmek-gezmek üzere hazırlanmıştı.Emri üzerine refakata hazırlandım.Beraberimizde bir de sıhhiye eri bulunuyordu.


          İkinci hatta geldiğim zaman ateş tufanı arasında yüzmekte olduğumuzu zannettim.Örtülü hattan geçerek Yassıtepe’ye geldik.Burayı 41.Alay’ın 2.Taburu savunuyordu.Hoçkis ve mitralyözün gözetleme yerinden yani kum çuvallarının arkasından blokhavzını seyrettik.Düşman blokhavzın tahribinden sonra diğer bir [kaputpere] vücuda getirmiş ve kum torbalarıyla mükemmelen tahkim etmekle beraber köprülü siperine de bir ulaşım hattı temin eylemiş.Bu suretle Yassıtepe sol yanını kolayca infilak etmek yani yan ateşine almak imkanını hazırlamış.

          Alay kumandanıyla cereyan eden bir konuşmadan sonra biri kendinde kuvvet gördü.Dedi ki; ”ben hemen şimdi onbeş neferle gider ve zapt ederim kumandanım!”
          Erzincanlı Hasan Çavuş öyle bir mert tavır almıştı ki düşmanı anında kahredip cezasını verecek kuvvete malik olduğunu haliyle anlatıyordu.Kumandan hemen sordu.Peki, senin ismin ne? Hasan efendim, Nerelisin? Erzincanlı.Hangi taburdasın? İkinci Tabur Birinci Bölük Birinci Takım Kumandanıyım.Aferin.Fakat bilmiyor musun ki gayet tehlikeli bir noktadır? Evet, efendim, eğer tehlikeyi benimsememiş olsa idim ve vereceğiniz vazifeyi yapamayacağımı anlasa idim istemezdim kumandanım.Peki, yavrum doğru ama biz seni topçu ateşiyle himaye edeceğiz.Çünkü düşmanın mukabil siperşlerini ateş altına alacak olsak [kaputpere] karşı bir saldırıyı hem anlar ve hazırlıklarını ona göre yapardık.

          Şu halde doğrudan doğruya süngüne güvenerek gitmek lazım gelir…Diğer bir emre gerek duymaksızın ”baş üstüne” diyerek gayet şen ve namuslu bir çehre ile yıldırım gibi sıçradı.Herkesin yüzünde bu mert kahraman asil davranışı neticesi şan zafer parlıyordu.Ben orada emin idim ki binlerce Müslüman kalbi cesur metin kahramana Allah yardımcın olsun muzaffer ol diye dua ediyordu.Hasan Kerevizdere’nin kaputper tarafına takımıyla beraber ceylan gibi geldi.Ve siperlerimizin arkasında gerekli talimatı veriyordu.

           O ne saf o ne büyük haluk hitab idi.Diyordu ki;Allah yoluna tutacağımız bu siper bin kere Kabe’ye gitmek demektir.Bu toprak bizim biz de bu toprağın sahibiyiz.Kumandanımız bizi işte seyrediyor.Evvala hepiniz birer adım kadar aralıklı siperin arkasına dizilin.Süngülerinizi takın, içinizde istemeyen varsa aşikare söylesin.

           Bu hitab hepsinin beyninde yıldırım gibi tesirini gösterdi.Hasan Çavuş üç aydır beraberiz, sen takımını bilirsin dediler.Bu sırada alay kumandanının gözlerinden hafif yaşlar dökülmeye başladı.Var olun evlatlarım demekten kendini alamadı.Hasan Çavuş devamlı ben hücum dediğim zaman hepimiz Allah der ve bu kafirleri tepeleriz dedi.Artık arslan çavuş tertibatına devam ediyordu.Biz de Nordanfield mevziine girdik ve oradan vakayı seyrediyorduk.Cephede hafif piyade ateşi oluyordu…

           Bakışlarımız daima ileride;kalbimiz çarpıyor.Yanlız Hasan Çavuş’un arş kumandasını bekliyorduk.Emirden sonra ”Allah Allah” sedalarıyla otuz kadar arslan yıldırım süratiyle atılıyordu.Düşman mevzii yani kaputper, azami otuz metre kadar olduğundan ilk hamlede kum çuvallarından aşarak düşman blokhavzına atladılar.Artık bu manzarayı tasvir etmek için Rafael kadar ressam ve Mehmed Akif kadar kalemli ve duygulu olmalı.Süngüler durmaksızın yörüngeler işliyordu.Bu kesin mücadele beş dakikayı geçmedi idi ki;Hasan Çavuş canhıraş feryat ile ileri kumandasını veriyordu.Namuslu asker, köpürmüş arslan gibi düşman köprülü siperini de bir ikinci çarpışma alanı yaptılar.

            Kumandan kendi kendine Allah razı olsun hay arslan diyordu.Bütün hat adeta kuduruyordu.Bu sırada bir tek işaret her şeyi ifaya hayata bedel hazır ve istekli idi.Bu sırada düşmandan yüzden fazla kayıp vardı.Kumandan düşmanın bu kaputperi ve köprülü siperi soluna kazdırdığı kurtkuyusuna bir asker yollayarak Hasan Çavuş’a ileri katiyen gitmemesini ve köprülü siperin bizim tarafta olan kum torbalarını alarak aksi tarafa koymasını söylemişti.Emir yerine getirildi.

            Blokhavzı köprülü siper düşmana tahkim edildi…Kumandanın memnuniyeti pek fazla idi.Bu muharebenin manzarası kadar hakikat uğruna feci bir manzara bilmem ki tesadüf edebilir miyim?

            Gece olmuştu.Düşman bu mevki üzerine adeta yıldırımlar yağdırıyordu.İlk uyandığımız zaman evvala telefonla nöbetçi arkadaşımıza blokhavzdan havadis sorduk ve sebat ettiğimizi düşmanın icra ettiği mukabil taaruzların Hasan’ın süngüsü önünde eridiğini söyledi.Kaplerimizde büyük sevinç vardı.Artık bugün için Hasan’ın hikayesinden başka değerli bir sohbet konumuz yoktu.Öğle yemeği vakti idi.Satt henüz 11.30 Ateş son şiddetiyle başladı.41. Alay düşmanın blokhavza ve köprülü sipere Hisarlığa yerleştirdiği dağ topuyla ateş etmeye ve bu ateşi gittikçe şiddetlendirmeye başladığını söyledi.Kumandan dürbün başına geçti.

            Adeta umumi bir harp;bütün cephede hücum hazırlığı görülüyor:
12.05 Düşman efradı blokhavza hücuma kalktı.
12.15 Ağır topçumuz düşman siperlerine ve Hisarlık’a lağım danesi atmaya başladı.
12.18 Ağır obüs ve havanın ateş açması.
12.20 Kırkbirinci Alay’ın tekmil cephede bomba hücumu emri.
12.25 Mıntıka bataryaları düşman bomba mevziilerini buldu ve ateş açarak tahribe başladı.
12.33 Tekmil topçumuz gurup atışına başladı.
12.35 Bir zayiat olup olmadığı sualine karşı yanlız bir tek şehidimiz olduğu.
12.36 Düşmanın blokhavz önünde .Hasan Çavuş takımıyla çarpıştı.
12.40 Düşman efradının hücuma tepelendiği.
12.50 Hasan Çavuş’un Allah Allah diye muvaffakiyet feryadı.

             Şu saatler esnasında insanın yekdiğerine söz söyleyip duyurmak kabil olmadığı bir dakika idi.Düşmanın topçu mevzii ve bomba mevzii tahrip edildi.Fakat ne çare ki rezil düşmanın en son bombardımanını mert Hasan’ı şahadet kefenine sarmış ve cennete kavuşturmuş olduğunu anladık.Bu büyük muvaffakiyetinin kahramanı olan Hasan dünyasına ebediyen veda etmiş.Artık manen takımına şefaat etmekte bulunmuştu.Hasan’ın gaybuteti umum üzerinde alevli intikam hislerini uyandırmağa başlamıştı…Gece olduğu zaman Hasan Çavuş siperine geçiş hattı temin edilmiş ve diğer şehit kardeşleriyle beraber Hasan Çavuş’un mübarek naşı uygun bir yere defnedilerek üzerine de yazılı bulunan bir levhacık dikilmişti.14.Fırka kal’asının en yıkılmaz burcudur,kahraman kahramanı bu şehidin mezarı.

”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi



Suçlu yetiştirmenin 8 basit kuralı

Bir çocuğu geleceğin suçlusu yetiştirmenin 8 basit kuralı

1 Küçükken daha, çocuğa ne isterse vermeye başla!
Ki, herkesin onun geçimini sağlamakla mükellef olduğuna inansın...

2 Fena sözler söylediğinde gül!
Ki, kendisinin akıllı olduğuna inansın...

3 Ona düşünmeyi, beynini kullanmayı öğretme sakın!
Bırak, on sekizine gelince kendisi karar versin...

4 Yerde bıraktığı her şeyi kaldır:kitaplarını, giysilerini, pabuçlarını...Onun için her şeyi sen yap!
Ki, sorumlulukları hep başkalarına yüklesin...



5 Onun önünde sık sık kavga et!
Ki, bir gün aile parçalanırsa pek de şaşırmasın...

6 Ona istediği kadar harçlık vermekten kaçınma!
Asla kendi parasını kazanmanın ne demek olduğunu öğrenmesin...

7 Yiyecekmiş, içecekmiş, konformuş, tüm arzularını yerine getir!
Ki, istediklerini her zaman elde etmeye Şartlansın...

8 Komşulara, öğretmenlere, polise, vs. karşı hep onun tarafında ol!
Ki, hepsine karşı ön yargılarla davransın...

Evet evet, bütün bunları yap!

Ki, günün birinde onun başına bir bela gelirse kendinden özür dile, ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığın için kendine teşekkür etmeyi de ihmal etme sakın!



http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
Bir çocuğu geleceğin suçlusu yetiştirmenin 8 basit kuralı






Sağlığımız Dinimiz ve alkollü içkiler

Dinimiz ve alkollü içkiler
Sual: Şarabın, Biranin alkollü içkilerin, sağlığa faydalı olduğu, dozunda içki içmenin günah olmadığı söyleniyor. İçkinin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP 
Kur'an-ı kerimde, hadis-i şeriflerde hamr kelimesi geçer. Hamr = alkollü içkidir. İçkinin, çeşitli hastalıklara yol açtığı, aklı azalttığı, karaciğeri bozduğu, beyni ve sinirleri harap ettiği, ilmi olarak defalarca tespit edilmiştir. Bir kimse, müslüman olmasa bile, sağlığa olan zararından dolayı içkiden uzak durmalıdır! Müslüman ise, sağlığa hiç zararı olmasa da, tek damla içmemelidir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Ey iman edenler, içki, kumar, putlar, fal okları şeytanın necis işleridir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık hepiniz vazgeçin!) [Maide 90,91]

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İçkinin haram olduğuna dair kesin hüküm indi.) [Müslim]



(İhtimar [alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır.) [Ebu Davud]

(Çoğu sarhoş eden içkinin, azını da içmek haramdır.) [Nesai]

(İçkide ilaç özelliği yoktur. Hastalık yapar.) [Müslim]

(İçki, bütün kötülüklerin başıdır.) [Taberani]

(İçki kötülük doğurur.) [Beyheki, Ruzeyn]

(İçki her kötülüğün anahtarıdır.) [İbni Mace]

(Allah’a ve ahirete inanan içki içmesin, içki içilen sofraya da oturmasın!) [Taberani]

(İçkiden sakının! Ağaç dal budak saldığı gibi, içki de, kötülük saçar.) [İbni Mace]

(İçki, günahların en büyüğüdür, her kötülüğün ve her günahın anasıdır.) [Taberani]

(İçki içenin haya perdesi yırtılır, şeytan ona yoldaş olur, her kötülüğe sevk eder ve her iyilikten alıkoyar.) [Taberani]

(Alkoliğin, kabrinden kalkarken, iki gözü arasında, "Bu Allah’ın rahmetinden mahrumdur" yazısı görülür.) [Deylemi]

(Rahmet melekleri, sarhoştan uzak durur.) [Bezzar]

(İçki içenin, kıyamette yüzü kara, dili sarkıktır, pis kokusundan herkes kaçar.) [Zevacir]

(Bir zaman gelir ki, içkinin adı değiştirilip helal sayılır.) [İ. Ahmed]

(İçki, zinadan kötüdür.) [R.Nasıhin]

(Allahü teâlâ, içki içene, içirene, alıp satana, yapana, saklayana, taşıyana, kendisine götürülene ve parasını yiyene lanet etti.) [İbni Mace]

(Emanete hıyanet edilir, zekat ceza gibi istenmeyerek verilir, aşağı kimseler, başa geçer, zalimlere şerrinden korkulduğu için iyilik edilir, içkiler içilir, çalgılar çalınır ve sonra gelenler [türediler] öncekileri kötülerse, çeşitli felaketlere maruz kalırlar.) [Tirmizi]

(Bir kral, bir adamı tutup “içki, katillik, zina ve domuz eti yemekten birini seç, yoksa seni öldüreceğim” der. Adam içkiyi seçer. Onu içince hepsini de yapar.) [Taberani, Hakim]

(Kötülüklerin hepsi kilitli bir yerdedir. Bu yerin anahtarı içkidir. İçki içen, o kapıyı açıp içine düşer.) [Abdürrezzak]

(Bütün kötülükler bir yere toplanmıştır. Bu yerin kilidi zina, anahtarı içkidir. Bütün iyilikler de bir yerde toplanmıştır. Bu yerin kilidi namaz, anahtarı abdesttir.) [İslam Ahlakı]

(Eski zamanlarda bir abid, insanlardan ayrı bir yerde ibadet ederken, bunu gören bir kadın, ona gönlünü kaptırır, hizmetçisini gönderir. Hizmetçi, abide gelip; bir şahitlik için sizi çağırıyorlar der. Abid de gider. Birkaç kapı geçerek güzel kadının yanına varır. Kadın, “Ya bu çocuğu öldür, ya benimle zina et veya şu şaraptan iç. Birini yapmazsan bütün gücümle bağırır, seni rezil ederim” der. Abid, bunlardan birini yapmak zorunda kalınca, şaraba razı olur. Şarabı içince sarhoş olur, daha sonra kadınla zina eder, çocuğu da öldürür. Vallahi iman ile şarap bir arada olamaz. Biri diğerini uzaklaştırır.) [İbni Hibban]

(Cenab-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emredip, kendisinden korkup da içkiyi bırakan mümine Cennet nimetlerini ihsan edeceğini de bildirdi.) [İ. Ahmed]

(Şaraba değişik isimler konup içilir, çalgı ve şarkıcı kadınlar çoğalırsa Allahü teâlâ onları yere geçirir.) [İbni Mace, İbni Hibban]

(Çalgılar çoğalır ve içkiler içilirse, yere batmak, başka kılığa çevrilmek gibi belalar gelir.) [Tirmizi]

(İçki içilir, kötü kadınlar çoğalırsa, erkek erkekle, kadın kadınla yetindiği zaman, çeşitli belalar gelir.) [Beyheki]

(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Hakim, Nesai]
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.

(Kişi, mümin olduğu halde zina ve hırsızlık edemez, içki içemez. Bunları yapan İslam halkasını boynundan çıkarmış olur. Tevbe ederse, Allahü teâlâ tevbesini kabul eder.) [Nesai]

(Zina eden ve şarap içenin imanı, gömleğin sırttan çıktığı gibi çıkar.) [Hakim]

(İçki ile iman, bir arada bulunmaz, biri, diğerini uzaklaştırır.) [Beyheki]

(İçki içenin kalbinden iman nuru çıkar.) [Taberani]

(Alkolik olan Cennete giremez.) [Hakim]

Her içki içene kâfir denmez. Çünkü Ehl-i sünnet itikadında büyük günah işleyene kâfir denmez. [Vehhabiler, büyük günah işleyene, mesela içki içene, namaz kılmayana, açık gezene kâfir derler. Vehhabiliğin bu yüzden de İslamiyet’le yani ehl-i sünnetle, alakası yoktur.] İslam âlimleri, (Cennete giremez) hadis-i şerifini, (Günahının cezasını çekmeden Cennete giremez) şeklinde açıklamışlardır.

Hep büyük günah işleyen, namaz kılamaz, haramlara önem veremez, Allah korusun imanını kaybedebilir. Bunun için içki içenin ve diğer büyük günahları işleyenin bir gün iman nuru sönebilir. Atalarımız, (Su testisi su yolunda kırılır) demişlerdir. Her su testisi, su yolunda kırılmadığı gibi, her içki içen de imansız ölür denemez. Fakat devamlı işlenen günahlar, insanı küfre sürükler. İçki içenler, namaza önem verip kılmaya devam ederse, içkiyi bırakmaları kolay olur. Kur’an-ı kerimde mealen, (Namaz, her kötülükten alıkoyar) buyuruluyor. (Ankebut 45)

İçkicinin suali
Sual: Çok içen bir arkadaş, (Okuduğum meallere göre, Nahl sûresinin 67. âyetinde, içki tavsiye ediliyor. Bir de, İnsan sûresinin 21. âyetinde, “Cennette temiz şarap içilir” yazıyor. O âyette Şaraben tahura geçiyor. Şarap haram olsa temiz denmez, Cennette olmaz. Bu iki âyete istinaden, içiyorum) diyor. İçki, şarap haram değil mi?
CEVAP
O kimse şarabın haram olduğunu bildiği hâlde, alay etmek için öyle söylüyordur. Alay değilse, meal okumakla öyle anlamışsa, meal okumanın zararı burada da açıkça görülüyor.

Bildirilen âyet-i kerime, içki haram kılınmadan önce Mekke'de nazil olmuştur. Daha sonra içki haram edilmiştir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir:
(Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden de seker [içki, sirke, şıra] ve güzel bir rızık edinirsiniz. İşte bunda da aklını kullanacak bir kavim için hiç şüphesiz bir âyet [ibret] vardır.) [Nahl 67]

Bu âyetteki seker kelimesinin o zamanda da iyi bir mânaya gelmeyip, onun gün gelip de yasak edileceğine işaret vardır. Ondan önceki âyet-i kerimenin meali şöyledir:
(Süt veren hayvanlarda size bir ibret vardır. Size, onların karnındaki işkembe pisliği ile kan arasından kandan meydana gelen ve kolayca içilebilen [içinde şeker, yağ ve mineral maddeler vesaire bulunan] tertemiz bir süt içiriyoruz.) (Nahl 66)

Bu âyetteki işkembe pisliği ve kandan halis süt meydana gelmesi dikkat çekicidir. Bu bakımdan seker güzel bir nimet değildir. Bir de seker kelimesine, şıra, sirke gibi manâlar da verilmiştir. (Beydavî Şehzade haşiyesi)

Eğer seker nimetse, şıra, sirke ve pekmez için söylenmiştir. İbni Abbas hazretlerinin rivayetine göre, seker, Habeş dilinde sirke demektir. (İtkan – İmam-ı Süyûti)

Nahl sûresindeki 67. âyette geçen güzel rızık için, (Yaş ve kuru hurma, yaş ve kuru üzüm, sirke, pekmez ve çeşitli tatlılar) denmiştir. (Celaleyn)

Hurma, üzüm gibi gıdalardan faydalı ve zararlı rızıklar yapılabilir. İçki kesin haram edilmeden önce nazil olan bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Sana içki ve kumarı soranlara de ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.”) [Bekara 219]

Kur'an-ı kerimde Cennet ehli için, orada, (Tertemiz şarap içerler) buyuruluyor. (İnsan 21)

Cennet ehline verilecek, (Şeraben tahura) diye buyurulan temiz şarap’tan maksat, temiz bir içecektir. Türkçesi şurup, meşrubat demektir. Türkçede şarap alkollü içkidir. Kur'an-ı kerimde, (hamr) denilen alkollü içkilerin haram olduğu bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Ey inananlar, hamr [alkollü içki], kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.) [Maide 90]

Meallere bakarak âyetlere mâna vermek yanlış olur. Peygamber efendimiz ve yetkili İslâm âlimleri nasıl açıklamışsa sadece onu nakletmeli, kendi anlayışını yazmaktan kaçınmalıdır. Peygamber efendimizin içki hakkında bildirdiği sayısız hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(İçkinin haram olduğuna dair kesin hüküm indi.) [Müslim]

(İhtimar [Alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır.) [Ebu Davud]

(Çoğu sarhoş eden içkinin, azını da içmek haramdır.) [Nesai]

(Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, bir kul dünyada Hamr [Alkollü içkileri] içerse, ona Kıyamette muhakkak Cennet şarabını haram kılar, bir kul da hamrı [içkiyi] terk ederse Allah da ona muhakkak, Cennet şarabından içirir.) [Ebu Nuaym]


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Çoğu sarhoş eden içkinin, azını da içmek haramdırhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com

Teşrik Tekbirleri Nedir, Ne Vakit Söylenir?

Teşrik Tekbirleri Nedir, Ne Vakit Söylenir?
Kurban bayramının birinci gününe yevm-i nahir, diğer üç gününe ise eyyâm-ı teşrik denir.
Bayramdan evvelki güne ise yevm-i arefe (arefe günü) denir ki Zilhicce`nin 9. günü olmaktadır. Ramazan bayramında arefe yoktur.
Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın 4. günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazını müteâkip birer defa
اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ
Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi`l-Hamd şeklinde tekbir alınır. Bunlara teşrik tekbirleri denir.
Anlamı şöyledir:
“Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Allah’tan başka İlâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur”.
Teşrik tekbirleri fakîhlerin çoğuna göre, namaz kılmakla mükellef herkes için vâcibtir. Sünnettir diyenler de vardır.
Teşrik tekbirleri günlerinde namazı kazaya kalan bir kimse, bu namazları yine teşrik günlerinde kılarsa tekbirleri de kaza eder. Teşrik günlerinden sonra kıldığında ise, teşrik tekbirlerinin kazâsı gerekmez.

Kadınlar teşrik tekbirlerini gizli olarak getirirler.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Teşrik Tekbirleri Nedir, Ne Vakit Söylenirhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com


Osmanlı'da Kurban Bayramı


KURBAN BAYRAMINDA SARAY’DA YAPILAN MERASİMLER VE BAYRAM ALAYI

Padişahların bayramın birinci günü sabah namazını Peygamber Efendimizin (s.a.v) Hırkasının bulunduğu Topkapı Sarayının Hırka-i Saadet Dairesinde kılmaları adet idi. Burada Darüssaade Ağası ile Silahdar Ağa ve diğer Padişah yakınları ile ilk bayramlaşmasını yaptıktan sonra saltanat elbisesini giyer ve Saray İmamları ile Hekimbaşı da hünkarın bayramını orada tebrik ederlerdi. Padişahın hazırlanması esnasında Hazine Kethüdası ile diğer Saray Ağaları hünkâr tahtını getirip gerekli süslemelerini yaptıktan sonra Babüssaade önüne koyarlardı. Bu sırada Ayasofya Camiinde sabah namazını kılmış olan ve teşrifata katılacak kimseler Kubbealtı civarında toplanmış olurlardı. Merasim vaktinin geldiği, Silahdar Ağa vasıtasıyla hünkâra bildirilince Padişah bulunduğu yerden kalkıp önce arz odasına gelir biraz orada dinlenirdi. O sırada merasimin sonuna kadar kesmemek üzere mehter takımı çalmaya başlardı. Daha sonra hünkâr, Arz Odasından çıkıp tahtına oturur, bu arada Nakib ül Eşraf Efendi bir dua ile bayram merasimini açardı. Bu esnada Enderun Çavuşlarının “Aleyke avnullah” (Allahın yardımı seninle olsun), “Maşallah” bağırışları duyurulurdu. Buna alkış denilirdi. Yeniçeri ileri gelenleri ve erleri ise
kendilerine ayrılan yerlerde ocaklarının nizam tertiplerine göre hürmetkâr dururlardı. Merasim tertibatı bu suretle tamamlandıktan sonra Kapıcıbaşı ve bütün saray mensupları Mir-i Alem’den başlayarak tebrik merasimini yerine getirirlerdi. Bundan sonra verilen müsaade üzerine Sadrazam, önünde gümüş asası ile yürüyen Çavuşbaşı ile Kapıcılar Kethüdası refakatinde ve Sadrazama giydirilecek kürkü elinde taşıyan iki nefer Kapıcı Ayanı koltuğuna girdiği halde Padişahın huzuruna getirilirdi. Sadrazam Padişahın tam karşısına geldiği zaman diz çöküp el etek öper ve bundan sonra kalkıp tahtın sağ tarafında azametle duran Kızlar Ağasının önünde yerini alırdı. Sadrazamın huzura çıkışı sırasında da alay heyeti tarafından “Aleyke avnullah” (Allahın yardımı seninle olsun) tarzında alkış tutulurdu. Bundan sonra diğer Vezirler de Sadrazamın yaptığı merasimi “Aleyke avnullah” sesleri arasında tekrar ederlerdi. Vezirler merasimden çıktıktan sonra sıra ulema sınıfına gelirdi. İki baş kapıcı gümüş asalarını takarak Şeyhülislam Efendiyi Padişah huzuruna “Aleyke avnullah” sesleri arasında getirirlerdi. Sonra diğer Ulema ve Müderrisler huzura çıkar ve ardından teşrifat memurlarının gösterdikleri yerde dururlardı. Kanun gereğince Padişah da Sadrazam, Şeyhülislam ve Vezirlere ayağa kalkmak mecburiyetinde idi. Vükela ve devlet büyüklerine mahsus olan bu merasimden sonra Sipahi ve Silahtar ve Dört Bölük Ağaları ocakları halkı ile beraber tebrike katılıp giderlerdi. Bayram tebrikleri bu suretle geçtikten sonra bayram namazına gitmek üzere üstünü değiştirirdi.

Kurban bayramlarında Padişah için bayramın birinci günü sabahı, hünkârın merasimden saraya dönüşü sırasında arabadan (daha önceleri ise attan) inişinden sonra merasim ile 7 kurban kesilirdi. Padişahın binek taşına inmesini takiben orada bulunan hazine kethüdası ilerleyerek yanında getirdiği süslü kitabeli kurban duasını hünkâra gösterdikten sonra bir memura verip okutur, daha sonra Kethüda Bey sanatkârların yaptığı gümüşlü kadife mahfazalı üç süslü bıçak getirerek Padişaha gösterir ve hünkâr bu bıçaklardan birini alarak kurbanların kesilmesine memur edilen kimseye uzatırdı. Kurbanın kesiliş anında orada bulunmayan Padişah dairesine geçer ve bu esnada kurbanlar kesilip dağıtımı yapılırdı.

Osmanlı Padişahlarının bayram namazlarını kılmak için saraydan camiye gidiş ve dönüşleri sırasında yapılan merasime ise Bayram Alayı denilirdi. Gidilecek camiyi bayramdan önce Padişahın kendisi belirler ve bu genellikle Ayasofya veya Sultan Ahmed Camilerinden biri olurdu. Bayram sabahı Sadrazam ve Vezirler Ortakapı içine serilen halılara oturarak Padişahın haremden çıkmasını beklerlerdi. Padişah, gelip önceden özenle süslenmiş ata binince Kapıcıbaşılar, Çavuşbaşı, Mir-i alem, Çavuşlar ve Rikab-ı Hümayun Solakları dışındaki devlet ileri gelenleri de atlarına binerek Padişaha refaket ederlerdi. Bayram alayında yaya ve atlı olarak, Saray Hocaları, Kapıcıbaşı Ağaları, Defter Emini, Defterdarlar, Nişancı, Sadrazam Kethüdası, Vezirler, Yeniçeri Bölük Çorbacıları, Sadrazam, Kapıcılar Kethüdası, Mirahur Ağalar, Hasekiler, Peykler, Solaklar, Çuhadarlar, Silahtarağa, Başçuhadar, Darüssaade Ağası, Babüssaade Ağaları, Hazinedar Ağa ve Has Odalı Ağalar sıralanırlardı. Padişah Ortakapı’dan çıkınca Has fırın tarafındaki duvarın önünde dizilmiş olan çavuşlar alkışa başlarlar, Padişah da onları selamlardı. Padişah daha camiye varmadan evvel Hazinedar Başı camiye gidip, Padişahın namaz kılacağı yeri hazırlar, seccadesini yere serer ve mahfeli hümayunda buhur yakardı. Padişah camiye varınca çizmeleri çıkarılarak papuç giyer. Sadrazam yaya olarak burada Padişahı karşılar ve koltuğuna girip seccadesine kadar götürür ve sonra dönerek camide kendi seccadesinin serildiği yere giderdi. Namaz bitince Yeniçeri Ağası Yeniçerileri alarak Bab-ı Humayun ile Ortakapı arasına dizer ve Padişahı karşılamak için hazırlanırdı. Alay aynı düzen içinde saraya dönerdi. Sadrazam dahil alaydakiler Padişahı Ortakapı’ya kadar uğurlarlar, böylece bayram alayı sona ererdi.

Bayram alayından sonra Padişah Has Oda önüne konulan tahtına oturur, Enderun halkının tebriğini kabul ederdi. Önce Saray Kethüdası önde olduğu halde kapı oğlanları sırasıyla gelip etek öperler, onları müteakip Hazine ve Kiler Kethüdalarıyla seferlilerin Çamaşırcı Başısı başta olarak bu odadaki İç Oğlanları tebrik ederlerdi. Bu suretle ikinci Enderun tebriki bittikten sonra Padişah bu defa da has odadaki tahta oturur Musahib ve Nedimler gelip kendisini eğlendirilirlerken Kilerci Başının yemeğini yer ve helvahanede yapılan helvadan Sadrazam, Şeyhülislam ve Kazaskerlerle icap edenlere bohçalara bağlanmış tabaklarla helva yollardı.

Yemekten sonra Padişah Has Bahçeye iner, atıyla sahil kenarındaki Sultan Bayezid Köşküne gider orada kurulu olan tahtında İstanbul’da bulunan güreşçi zurbaz ve esnaf-ı hünerveranın gösterilerini seyrederdi.

15. yy’ dan itibaren şenlik düzeni belli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri de kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Öğleden sonraki gösterilerde çeşitli hünerler esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Sokaktan saraya Osmanlı'da Kurban Bayramı



 ZENGİNLER BAYRAMLARDA VERESİYE DEFTERİNİ  KAPATIRDI
Günümüzde 'Veresiye Defteri' olarak nitelendirilen ve Osmanlı Devleti'nin dünya medeniyetine kazandırdıkları arasında farklı bir yer taşıyan 'Zimem Defteri'ne de 'Zimem Defteri'ni bayramlarda alışveriş yapıldıktan sonra ödeme güçlüğü çekenlerin borçlarını toplumun zenginleri tarafından defterdeki belli sayfaların borçlarını miktarını bilmeden ödemeleri şeklinde açıkladı. Ödemeyi yapan kişilerin, haklarına razı bir şekilde o sayfalarda miktar neyse öderlerdi  "O dönemde bu durumu suiistimal edenler de çıkmış olabilir, ancak Osmanlı Devleti'nin temel dayanak noktasının adalet olması Osmanlı'nın uzun yaşamasını sağlamıştır." diye konuştu.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Sokaktan saraya Osmanlı'da Kurban Bayramı


SARAYDAN BAYRAM TEMBİHNAMESİ
Osmanlı'da padişahın bayram öncesinde bir tembihname yayınlanır, köylere kadar iletilen bu belgenin bayram süresince ülkede yapılacak düzenlemeleri, güzellikleri, temizlikleri içerirdiğin

Bayram'dan önce konaklarda, evlerde ve saraylarda mutlaka bir temizlik başlardığı, "Her yerde bir temizlik başlıyor. Hatta bayramlarda toplum ahlakını bozmayacak şekilde nasıl hareket edileceğine ve görevlilerin bunu nasıl sağlayacağı yer alıyor bu tembihnamede. Her Osmanlı ailesinde evlerde bayram temizliği başlıyor. Dolaplardan yeni elbiseler çıkarılırdı. Bu nedenle bayrama toplu bir hazırlık ruhu yakalanırdı. Çeşmeler, sokaklar, konaklar elden geçiriliyor. Yani bu temizlik sadece haneye ait değil, çarşıya pazara da sirayet ediyor. Çarşıda pazarda satılan malların daha temiz olması söz konusu oluyordu.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Sokaktan saraya Osmanlı'da Kurban Bayramı




http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Osmanlı'da Kurban Bayramı