Hz. Peygamberin Örnekliğini Anlamak


    Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (sav)'in üstün ahlaki kişiliğine, insani erdemlerine temas ettiği halde, O'nun fiziki özelliklerine, giyim kuşamına, yeme-içmesine, dünyevi becerilerine temas etmemiştir.
    İslam dininin Kur'an'dan sonraki temel kaynağı olan "sünnet", bu dini tebliğ eden Hz. Muhammed (sav)'in dini ve ahlaki örnekliğini ifade eden bir kavramdır. Allah Rasûlü (sav)'nün bu örnekliğinin farklı görüntülerini dikkate alan İslam alimleri sünneti, kavli (sözlü), fiili (uygulamalı) ve takriri (onaylı) olarak üçe ayırmışlardır. Birincisi, Hz. Peygamber'in sözlü açıklamalarını, ikincisi, eylem ve uygulamalarını, üçüncüsü de, onay verdiği tutum ve davranışları ifade etmektedir.
    Cenab-ı Hak, biz müminlere Peygamber'imize inanıp itaat etmelerini ve O'nu örnek almalarını emretmiş [1], Peygamber'inden de Kur'ân'ı insanlara açıklamasını istemiştir.[2] Ayrıca, "güzel bir ahlak sahibi olduğunu'[3] bildirdiği elçisinin hangi yönden örnek alınması gerektiğine işaret etmiştir.
    Dini hükümlerin kaynağı olması bakımından sünnet İslam bilginlerince üç şekilde ele alınmıştır:

    1- Kur'ân doğrultusunda hükümler getiren sünnet
    2- Kur'ân'daki bazı ayetleri açıklayan sünnet.
    3- Kur'ân'da bulunmayan yeni hükümler koyan sünnet. İslam kaynaklarında yüzlerce örneğine rastlanabilecek bu üç kategorideki nebevi öğreti dikkate alınmadan İslam dininin doğru anlaşılması ve hayata geçirilmesi mümkün değildir. O yüzden sünnet, Kur'ân'dan ayrı düşünülemeyecek önemli bir kaynaktır.
    İslam alimleri. Hz. Peygamber'in söz ve eylemlerini, dini ve dünyevi olmak üzere iki temel ayrıma tabi tutmuşlardır. Buna göre, Hz. Peygamber'in dinle ilgili söz, eylem ve davranışları müminleri bağlayıcı kabul edilmiş, dünyevi tutum ve davranışları bağlayıcı sayılmamıştır. Burada dini-dünyevi ayrımı, Hz. Peygamber'in söz ve eylemlerinin kaynak ve niteliğini anlamak için yapılmıştır. Yani, Hz. Muhammed (sav)'in bir eyleminin kaynağı, vahye mi yoksa kendi bilgi ve tecrübesine mi da- yanmaktadır? Bu eylem, dinin inanç, ibadet alanıyla veya diğer kurallarından biriyle mi ilgilidir yoksa birey veya toplumla ilgili rutin bir insani davranış mıdır? Aslında İslam dinine göre, insanın bütün söz, eylem ve tutumlarının dini bir değeri vardır. Yani dinin değerlendirmesi dışında kalan herhangi bir insan faaliyeti söz konusu değildir. Dinin amacı, insanın dünya-ahiret mutluluğunu sağlamak olduğuna göre, bütün insani eylemlerin iyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin, günah sevap, helal haram vb. gibi dini değerlendirmelere tabi tutulması doğaldır. Ancak kendisine itaat edilmesi ve örnek alınması Allah tarafından emredilen bir peygamber, hangi yönüyle örnek alınacak ve insanlara model olacaktır?
    Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (sav)'in üstün ahlaki kişiliğine, insani erdemlerine temas ettiği halde, O'nun fiziki özelliklerine, giyim kuşamına, yeme-içmesine, dünyevi becerilerine temas etmemiştir. Örneğin, Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun "yüce bir ahlak sahibi olduğu" [4], "müminlere karşı şefkatli ve merhametli olduğu” [5], "utangaç olduğu” [6], "nazik ve yumuşak kalpli olduğu” [7] ifade edilmiş, ancak beşeri faaliyetlerine fazla değinilmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm, O'na itaat edilmesini isterken peygamberlik misyonuna, örnek gösterirken de ahlaki meziyetlerine dikkat çekmiştir. Bu durumda, Hz. Muhammed (sav)'in söz ve eylemlerinin bağlayıcılık yönü, O'nun peygamberlik görevi ve ahlaki kişiliğiyle yakından ilgilidir.
    İnsanlar için güzel bir örnek olduğu Allah tarafından bildirilen [8] "Hz. Muhammed (sav) söz, eylem ve davranışlarıyla, tebliğ ettiği dinin ilkelerini müminlere açıklamış, böylece kendisine verilen elçilik görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Ancak O'na tabi olan müminler, onu nasıl ve ne şekilde örnek alacaklarını tam olarak anlayabilmişler midir? Tarih boyunca ortaya çıkan farklı tutum ve davranışlar bu konuda bir zihin karışıklığının bulunduğunu göstermektedir.
    Evrensel bir dinin peygamberi olan Hz. Muhammed (sav)'in mesajı ve örnekliği de evrenseldir. Sadece kendi dönemindeki muhataplarıyla sınırlı olmayan bu örnekliği kıyamete kadar sürekli kılabilmenin yolu Allah Rasûlü (sav)'nü nasıl örnek alacağımızı bilmekten geçer. Dolayısıyla bu noktada örnek almakla taklit etmek arasındaki farka dikkat çekmek gerekmektedir.
    Örnek almak, bilinçli bir faaliyettir. Örnek alan kişi, örnek alacağı obje ya da davranışı niçin örnek alması gerektiği bilinciyle hareket eder. Onda örnek alınması gerekli olan özellikler ve nitelikler bulunduğunu ve bunları benimsemesi halinde kendisi için faydalı olacağını düşünür. Taklit ise genellikle bilinçsiz bir davranıştır. Kişi çoğu kez taklit ettiği şeyi ya da kimseyi, niçin taklit ettiğinin ayırdında değildir. Dilimize yerleşen "koru körüne taklit etmek" deyimi, bu durumu güzel açıklamaktadır. İnsan, bazen belirli bir amaç için bilerek isteyerek bir şeyi taklit edebilir. Örneğin bir kişinin sanatçıları veya siyasetçileri taklit etmesi böyledir. Ancak bu taklit geçici ve sınırlı olduğu gibi insan üzerinde önemli bir etki bırakmaz. O halde örnek almak ile taklit etmek arasındaki farkları şöyle sıralayabiliriz:
    Hz. Peygamber'in birçok konuda ashabıyla istişare ederek bundan çıkan sonuca göre hareket etmesi de kendisinin körü körüne taklit edilmesini istemediğini ortaya koymaktadır. 
    Örnek almak her zaman bilinçli ve istemli bir davranıştır. Taklit de bu bilinç ve istem çoğu zaman bulunmaz ve kişi neyi niçin taklit ettiğinin bilincinde olmaz. Taklit, delilini, kaynağını, dayanağını ve amacını araştırıp öğrenmeksizin bir görüş veya davranışı aynen tekrarlamaktır. Hâlbuki örnek almak; amacını, delilini ve kaynağını bilerek bir görüş veya davranışı izlemek ve model almaktır.
    Örnek almada örnek alınan davranışın benimsenerek içselleştirilmesi amaçlanırken taklit etme de böyle bir amaç yoktur. Başka bir deyişle, örnek almak öze ilişkin bir faaliyetken taklit etmek şekilsel ve biçimsel bir eylemdir. Örnek alınan obje değişse bile örnek alma faaliyeti örnek almaya elverişli şeyler olduğu sürece bir süreklilik arz eder. Hâlbuki genellikle bilinçsiz bir faaliyet olan taklidin objesi ve konusu değiştiğinde, taklit eden taklidine son verir ya da değişimin farkında olmazsa taklit etmeye devam eder.
    Örnek almak, insanın kişilik ve davranışlarda ciddi ve kalıcı değişimlere yol açar. Taklit ise kişinin sadece davranışlarında yüzeysel ve biçimsel bir değişim doğurur. Hz. Peygamber'in sünnetini doğru anlamak ve O'nun örnekliğini iyi kavrayabilmek için taklit ile örnek alma arasındaki bu farkların dikkate alınması kaçınılmazdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim bizden Hz. Muhammed (sav)'i taklit etmemizi değil, örnek almamızı istemektedir.
    Hz. Peygamber'in birçok konuda ashabıyla istişare ederek bundan çıkan sonuca göre hareket etmesi de kendisinin körü körüne taklit edilmesini istemediğini ortaya koymaktadır. Bedir Savaşı'nda Müslüman askerlerin mevziinin değiştirilmesi örneğinde görüldüğü gibi [9] bazen Peygamberimiz, onlardan gelen bir uyarıyı dikkate almış, kendi istemediği halde arkadaşlarının arzusu üzerine Uhud Savaşı’nda düşmanı şehir dışında karşılamıştır. [10]Hendek Savaşı’nda Medine'nin hurmalarının yarısı karşılığında kuşatmayı kaldırmaları için Gatafan kabilesiyle anlaşma yapmak isteğine kar çıkan ashabının bu tutumuna saygı göster anlaşmadan vazgeçmiştir. [11]
    Hem Kur'ân-ı Kerîm hem de Hz. Peygamber'in tatbikatından anlıyoruz ki, dinde taklit hoş karşılanmamış, bunun yerine bilerek anlayarak, düşünerek, ibret alarak dinin hükümlerine uyulması istenmiştir. Bu yüzden inanç alanında bile taklidi iman yerine tahkiki (araştırmaya dayalı iman) tavsiye edilmiştir. Taklit ancak ibadetlerin şekli boyutunda söz konusu olabilir. Örneğin; namazın kılınışı, haccın eda edilişi ancak Hz. Peygamber'in uygulaması izlenerek öğrenilebilir. Nitekim bu konuda kendisi de, "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi kılınız” [12] buyurmuştur. İbadetlerin şekli boyutu akılla, mantıki çıkarımla kıyasla tespit edilemeyeceği için bu konuda sınırlı bir taklit söz konusudur. Ancak bunların hikmetleri ve amaçları da akılla kavranmak durumundadır. Hz. Peygamber'in örnekliğini günümüzde yaşanır kılabilmek ve sonraki nesillere de canlı bir şekilde aktarabilmek için O'nun söz ve davranışlarının arkasında yatan amaçları iyi tespit etmeli ve onu niçin örnek aldığımızın bilincinde olmalıyız.
    Sonuç itibariyle söyleyecek olursak; Hz. Peygamber'in örnekliğini her zaman ve zeminde yaşatabilmek ve canlı tutabilmek için onu ve insanlığa sunduğu mesajı doğru ve sağlıklı bir şekilde anlamak zorundayız. Bunun için şekilden çok öze, araçtan çok amaca, görünüşten çok maksada önem vermeli, Hz. Peygamber'in iman ve amel-i salih temelinde inşa etmek istediği ahlaklı bir toplum idealine ulaşmak için elimizden gelen çabayı göstermeliyiz. Görevini başarıyla tamamladığını ashabına tasdik ettiren ve buna Yaratıcısını şahit tutan bir Peygamber'in ümmeti olan bizlerin görevi de, O'nun bize bıraktığı İslam emanetini en iyi şekilde korumak ve bu dini en güzel şekilde temsil etmeye çalışmaktır.


    [1] Bkz. Al-i İmran, 3/31-32; Nisa, 4/13-14, 59, 64, 80; Ahzab, 33/21.
    [2] Nahl, 16/44.
    [3] Kalem, 68/4.
    [4] Kalem, 68/4.
    [5] Tevbe,9/128.
    [6] Ahzab,33/53.
    [7] Al-i İmran, 3/159.
    [8] Ahzab,33/21.
    [9] İbn Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye, Kahire 1974, I/620.
    [10] a.g.e., II/63.
    [11] a.g.e., III/223.
    [12] Buhari, Ezan, 18.
    Kur'âni Hayat

    Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal

    http://gercektarihdeposu.blogspot.com
    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

     

    Babasının Sırrı Fatıma Hazretleri Şecaat Sırrı, Aba Sırrı, Kanaat Sırrı, Muhabbet Sırrı


    Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav) “Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.

    Evlad, babasının sırrıdır buyuruyor Peygamber Efendimiz. Şüphesiz Fatıma Anamız'da da Babasının sırrı zuhur etmiştir. Bu sır onu, Allah'ın tertemiz kılmayı murat ettiği Ehl-i beyt'in bir ferdi eylemiştir. Zira Nübüvvet hanesinin evladı olmak dernek kıyamete dek sürecek siyadetin bir rüknü olmak demektir. Fatıma Hazretleri, Muhammed Âl'inin validesi olan bir soy-anasıdır. Ümmetin şehadeti ile malumdur ki, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, hem Fatıma Hazretlerini hem de torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i cennetin ehlinin seyyidleri olarak nitelemiştir. Dolayısıyla bu ilan da göstermektedir ki Rasûlullah (sav)'ın Ehl-i beyti, iki cihanın da seyyidleridir. İşte bu siyadet, Fatıma Hazretleri ile varlığa bürünmüş bir nebevi al sırrıdır.




    Fatıma Hazretleri'nin veladeti, risaletin başlangıcına yakın bir tarihti. Kureyş'in Kâbe’yi yeniden inşa ettiği sene dünyayı teşrif etmiş olduğu söylenir. Müşrikler, bu inşa sırasında Hacerü'l-Esved'i yerine yerleştirme vazifesini, gönül huzuru ile Hz. Muhammed'e teslim ederken, O'nu Emin olarak vasıflandırmışlardı. Bu vasıf Hz. Peygamber'in yüce ahlakının ayrılmaz bir parçasıdır ve bu vasfın bir numunesi Fatıma Hazretleridir. O, babasının eminidir. Babası onu, ilk olarak ateşten emin kıldı; cehennem azabından uzak anlamında ona Fatıma ismini verdi. Hazret-i Peygamber,“Kızımı, Fatıma diye adlandırmamın tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri Cehennemden uzak tutacağı hakikatidir” ifadesiyle, bu manayı açıklar. Bu isimle Fâtıma, tertemiz bir ahlaka erdi; yüz aydınlığının kuvveti sebebiyle ‘zehra’ ve Allah’a kurbiyetine, iffetine binaen de ‘betül’ idi.


    Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav)“Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.
    Oğullarına nispetle 'Ümmü'l-Haseneyn (Hasan ve Hüseyin'in annesi)’  künyesi ile hitap edilen Fatıma Validemiz'in, şeref payesi niteliğindeki diğer künye si ise 'Ümmü Ebiha (babasının annesi)'dır. Hazret-i Fatıma, Hazret-i Peygamber'e en çok benzeyen kişi olması hasebiyle bu künye ile tavsif edilmiştir. Fatımaların çocuğu ifadesinde zikredildiği gibi, annesi yerinde olup Rasûlullah (sav)'ı büyütüp yetiştiren amcası Ebu Talib'in hanımı ve Hz. Ali'nin de annesi Fatıma bint Esed'in hatırası ile özdeşleştirilerek bu künyenin vücut bulduğu düşünülebilir. Ancak şu husus bir gerçektir ki ömrü, nübüvvet yılları ile yaşıt olan Fatıma Hazretleri bir an bile Babasından ayrı hayat sürmemiştir ve bu müşfik birliktelik ve babası nezdindeki mümtaz mevkii, Rasûlullah (sav)'ın kızı Fatıma'ya bu latif hitabı bahşetmiştir.



    Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi.

    Şecaat Sırrı
    Fatıma Hazretleri, tebliğ sürecini birebir yaşayarak tecrübe etmiştir, Bu safha içerisinde, sarsılmaz bir iman neşvesiyle hakiki bir mü’mini şahsında temsil etmiştir. Mekke döneminin acımasız sosyal ortamının baskıcı, alaycı ve tahrikkâr işkence uygulamalarını bizzat tatmıştır. Küçük yaşına ve kız çocuğu olmasına rağmen, Cenab-ı Peygamber’e yönelen müşrik sataşmaların karşısında fiili ve sözü ile korkusuzca kendisini siper etmiştir.
    Söz konusu hadiselerden birisi Kâbe’de meydana gelmişti. Hazret-i Peygamber tek başına namaz kılıyordu. Müşrikler ise oturdukları yerden müstehzi bir tavırla O’nu izliyorlardı. O sırada Ebu Cehil'in teklifi üzerine Ukbe b. Ebu Muayt, ölmüş bir devenin yavru yatağını getirip secdede bulunan Hazret-i Muhammed (sav)’in omuzlarının arasına yerleştirdi. Müşrikler alay ederek eğlenirken olayı görenlerden birisi Hazret-i Fatıma’ya haber verdi. Bunun üzerine derhal Kâbe'ye koşup gelen Hazret-i Fatıma, sevgili babasının sırtındaki necaseti temizlemiş ve bu hakaret karşısında duyduğu üzüntü ile ağlayarak oradaki müşriklere beddua etmiştir.


    Mekke döneminde Hazret-i Fatıma’nın yaşadığı diğer talihsiz hadise ise Ebu Cehil ile arasında geçmiştir. İslam'ın günden güne canlanarak intişar etmesi karşısında duyduğu öfkeyi dizginleyemez hale gelen Ebu Cehil, yolda karşısına çıkan çocuğu yaşındaki Hazret-i Fatıma’nın yanına gelerek Hazret-i Rasûl (sav)’e hakaret etmişti. Nazenin bir kız olmakla birlikte Hazret-i Fatıma, bu fütursuz sözler karşısında susmamış, azılı müşrikten korkmamış gerekli cevabı vermiştir. Bunun üzerine daha da kızan Ebu Cehil, Hazret-i Peygamber’in yavrusuna bir tokat vurma cür'etini göstermiştir. Orada hazır bulunan Ebu Süfyan, kendisi de İslam’ın önde giden düşmanlarından olmakla birlikte bu kadarını hazmedememiş olsa gerek, Hazret-i Fatıma’ya arka çıkarak yandaşı Ebu Cehil'i sert bir dille kınamış ve kısasen Hazret-i Fatıma’nın da ona bir tokat akşetmesini temin etmiştir. Ebü Süfyan’ın bu davranışı Mekke’nin fethinde Hazret-i Peygamber’in ona göstereceği hüsn-i muamele ile karşılığını bulacaktır.
    Risaletin Hicret sonrası Medine döneminde ise, İslamiyet’i tebliğ basamaklarında müşriklerle ve ehl-i kitabla mücadelenin ikinci safhasına geçilmiştir. Bu mücadelede Fatıma Hazretleri tebliğin öncüsü olarak, Nebiyy-i Ekrem'in beraberinde yine ön safta yerini almıştır. Her zaman Rasûlullah (sav)'ın yanı başında bulunan Hazret-i Fatıma, Uhud Gazvesi'ne de iştirak etmiş, burada gazilere yiyecek ve su taşımış, yaralıları tedavi etmişti. Bu savaş esnasında Hazret-i Peygamber'in yan dişlerinden birisinin kırılması, yüzünün yaralanması üzerine Hazret-i Fatıma babasının yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı. Kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini yüzündeki yaraya bastırmak suretiyle akan kanı durdurmuştu.


    Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi. Benzer bir örnek de Mekke'nin fethi öncesinde yaşanır. Kureyş, Hudeybiye muahedesinin şartlarını ihlal edince Ebu Süfyan Medine’ye gelerek Hazret-i Peygamber'le aralarını bulması için Hazret-i Fatıma’dan yardım istemişti; ancak Rasûlullah (sav)’ın kızı bu talebi, dirençli tutumu, asil duruşu ile sert bir dille reddetmiştir.
    Hazret-i Fatıma ve ailesi Rasûlullah (sav)’ın tevhid mücadelesine halel getirmeyecek vasıflarla mücehhezdi ve bu yolda O’nun sarsılmaz dayanaklarıydı. Nitekim hicretin dokuzuncu senesinde Medine'ye gelen Necranlı Hıristiyanlar ile Hazret-i Peygamber arasındaki müzakereler sırasında mübâhele ayeti (Al-i İmran 3/61)1 nazil olmuş ve görüşmelerin tıkandığı noktada Râsul-i Ekrem “Eğer size söylediklerimi inkâr ederseniz, geliniz sizinle mübâhele edeceğim” diyerek kızını, damadını ve iki torununu yanına alarak onlara meydan okumuştur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber, koyduğu kuralların uygulanmasında kendi ailesine hiçbir şekilde ayrıcalık tanımamıştır.


    Aba Sırrı
    Kızı Fatıma Hazretlerinin her haliyle hem-dem olan Peygamber Efendimiz, onu emanet edeceği, birlikte yuva kurmasını onaylayacağı kişi hakkında da son derece hassas davranmıştır. Zira kızını emanet edeceği damadı, bu nikâh ile Rasûlullah (sav)’ın neseb sırrına iştirak edecek ve aynı beytin ehli olmakla ayrıca bu vahdet sırrına agâh olacaktı.
    O'nun damadı olma şerefini kazanmak sâikiyle önce Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer Hazret-i Fatıma'ya talip olmuşlar, ancak Hazret-i Peygamber bu teklifleri kabul etmemişti. Sonunda İ1aıu işaret gelmiş, Nebiyy-i Zişan, kızını emanet edebileceği yegâne kişi olarak tanıttığı Hazret-i Ali'nin bu konudaki talebine müsbet cevap vermiştir. Ki Ali kerramallahu vechehü, hicret yolculuğuna çıkan Resul-i Ekrem'in emanetlerini sahiplerine teslim ettiği gibi, Hazret-i Fatıma ile birlikte aile efradını da emanet olarak Medine'ye getirerek Cenab-ı Peygamber'e kavuşturmuştu.
    Hazret-i Fatıma ve Ali'nin düğünleri. 2. yılın Zilhicce ayın- da (Haziran 624) o günün geleneklerine uygun, fakat mütevazı imkânlarla yapıldı. Hazret-i Ali, Bedir Harbi'nde ganimetten payına düşen zırhı, bazı rivayetlere göre de devesini ve bir kısım eşyasını satarak yaklaşık 450 dirhem mehir verdi. Hazret-i Fatıma'nın çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş bir deri yastık, iki el değirmeni ve deriden yapılma iki su kabından müteşekkildi. Nikâhları Rasûlullah (sav)'ın “Allah’ım sen onları ve soylarını kutlu kıl” duasıyla kıyıldı. Düğün yemeklerini Hazret-i Peygamber kendi elleriyle hazırladı. Sahabi Harise b. Nu'man'ın, Mescid-i Nebevi'ye çok yakın olan bir evini genç evlilere hediye etmesi ise ayrıca sevinç yarattı; böylece Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali, baba ocağından ayrılmamış oldular.
    Hazret-i Fatıma, Hazret-i Ali'nin tek eşi olmuştur. Hazret-i Ali, Mekke’nin fethinden sonra Ebu Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlendirilmek istendiğinde, Peygamber Efendimiz bu duruma razı olmamış, kızının üzülmesini istemediğini söylemiş ve damadının, ancak Hazret-i Fatıma'dan boşanırsa bir başka hanımla evlenebileceğini beyan etmiştir.
    Cenab-ı Peygamber'in alakası, sürekli Hazret-i Fatıma ve ailesinin üzerinde olmuştur. Bir peygamber soyuna mensup olmanın gereklerini yerine getirmeleri, asalet ve faziletlerini muhafaza etmeleri, ibadetlerini yerine getirmeleri için titizlik göstermiştir. Hazret-i Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’in üzerine hırkasını örtüp “Ey Ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri/kusuru giderip tertemiz yapmak ister” (el-Ahzab 33/33) ayetini okuyarak, “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl” diye dua buyurmuştur. Böylece Ehl-i beyt sırrı, Al-i aba sırrı olarak kendisini ifşa etmiştir.


    Kanaat Sırrı
    Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali'nin mes'ûd bir aile hayatları olmuştur. Ufak tefek anlaşmazlıkları ise kısa sürede tatlıya bağlarlardı. Hazret-i Ali, Fatıma Anamız'a kırıldığı zaman ona bir şey söylemez, onunla hoşnut olmayacağı tarzda konuşmazdı; sadece bir parça toprak alarak başının üstüne koyardı. Hazret-i Peygamber bu toprak parçasını gördüğünde, Hazret-i Fatıma’ya dargın olduğunu anlar, “Neyin var ya Eba Türab! Ne olduğunu Allah bilir”buyururdu.
    Hazret-i Peygamber ve Ezvac-i Tahirat'ın sade ve mütevazı hayat şartları, Hazret-i Fatıma ve Ali'nin hanelerinde de geçerli idi. Bu durum yokluktan değil, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmamak, olanı bağışlamak itiyadından kaynaklanıyordu.
    Hazret-i Peygamber, beytülmaldeki şahsına ait hesabından belli miktarda kızına da hisse ayırırdı. O günün imkânlarında evlerinde hizmetli çalıştırabilecek konumda olmalarına rağmen Peygamberimiz bu hususta kendi ailesine ve kızına ruhsat vermemiştir. Hazret-i Fatıma, tek başına ev işlerinin üstesinden gelmekte zorlandığını söylediğinde Nebiyy-i Zişan kızına otuz üçer kere “Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber” diyerek tespih etmesini ve sonunda da “La ilahe illallahu vahdehü la şerike leh, lehü'l-mülk ve lehii'l-hamd ve hüve ala külli şey'in kadir” şeklinde dua etmesini tavsiye ve tenbih etmiş, bu sözlerin istediği hizmetliden daha hayırlı olduğunu buyurmuştur. Böylece Resul-i Ekrem'in yüce ahlakının bir parçası olan kanaat özelliği de, Fatıma aynasının sırrı olmuştur.

    Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı.

    Muhabbet Sırrı
    Hazret-i Peygamber, kızı Fatıma'ya derin bir muhabbet besler ve her vesile ile sevgisini izhar ederdi. Fatıma'yı gözünden sakınır, kimsenin onu üzmesine müsaade etmezdi. Âlemlerin Efendisi sık sık “Fatıma benden bir parçadır. Onu hoşnut eden her şey beni memnun eder. Onu üzen her şey de beni üzer” düsturunu hatırlatırdı.
    Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı. Hazret-i Peygamber sefere giderken aile efradından en son Fatıma ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü. Hazret-i Fatıma, güzel ahlakı, zühd ve takvası sebebiyle Resul-i Ekrem'in teveccühüne mazhar oldu. “Bana melek gelerek Fatıma'nın cennet hanımlarının efendisi olduğunu müjdeledi” ifadesinde olduğu gibi, “İnsanlık âlemine şeref olarak şu dört kadın yeter: İsâ'nın annesi Meryem, Firavun'un iman eden karısı Asiye, benim eşim Hatice ve benim kızım Fatıma” beyanı da, Hazret-i Fatıma'nın rüchâniyetini ilan etmektedir.
    Risalet vazifesinin tamamlandığını bilen ve son günlerini idrak etmekte olduğunu anlayan Hazret-i Peygamber, baba şefkatiyle kızını bu ayrılığa hazırlamıştı. Rahatsızlığı esnasında Hazret-i Fatıma'nın kulağına eğilerek, o sene Cebrail Aleyhisselam'ın Kur'ân-ı Kerîm'i mukabele etmek üzere iki kere geldiğini ve bunun, vefatının yaklaştığına bir işaret olduğunu fısıldadı. Kızının son derece kederlendiğini ve ağladığını görünce de ailesinden ilk olarak onunla kavuşacaklarını haber verdi. Bu haberi bir müjde kabul eden Hazret-i Fatıma'nın hüznü yerini sevince bırakmıştır. İrtihal-i Nebevi üzerine Hazret-i Fatıma “Ey Tanrısının emr ü fermanı kendisine erişen babacığım! Senin mevt haberini Cibril Aleyhisselam'a duyuralım” diye nida eder. Hazret-i Fatıma'nın bundan sonraki günleri babasına duyduğu tahassür ile geçmiştir.
    Nebiyy-i Ekrem'in âlem-i bekaya irtihalinden bir müddet sonra Hazret-i Fatıma rahatsızlandı. Belli bir süre tedavi gördü. Hazret-i Peygamber'in müjdelediği gibi O'na kavuşacak olmanın süruruyla 3 Ramazan 11 (22 Kasım 632) tarihinde Salı günü, 29 yaşlarında ebedi âleme göçtü. Nübüvveti karşıladığı gibi Nebi'yi uğurlamış ve tez vakitte ona kavuşmuştur. Mübarek na’şını Hazret-i Ebu Bekir'in hanımı Esma bint Umeys ve Selma gaslettiler. Cenazesi kendi vasiyeti uyarınca, o zaman ilk defa tatbik edilen bir usulle üst kısmı kapalı bir şekilde tabut içinde taşındı. Cenaze namazını Hazret-i Ali (veya Abbas b. Abdülmuttalib) kıldırdı. Vasiyeti üzerine gece, Hazret-i Ali, Abbas ve oğlu Fazl tarafından Cennetü'l-Baki' da sırlandı.
    Fatıma'nın ömrü asr-ı saadettir. Ahlaki nübüvvetin aynasıdır. Hazret-i Fatıma'nın vazgeçilmez bir parçası olduğu Ehl-i beyti sevmek, Peygamberimiz'in bizlere vasiyetidir. Bu vasiyet, Rasûlullah (sav)'ın aşıladığı meveddet/muhabbet sırrıdır.


    Sonnot
    1- Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I-II, 5. bs., İstanbul 1990, I, 467.
    2- Buhârî, "Vudûv"', 69.
    3- Hamidullah, I, 99.
    4- Buhârî, "Vudû'", 179; Öztürk, s. 96.
    5- İbn Hişâm, es-Siretü 'n-nebeviyye, thk. Mustafa es-Sakka ve dğr., I-IV, Beyrut ts., III-IV, 100.
    6- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 83; İbn Hişâm, III-IV, 396.
    7- Al-i İmran 3/61: “Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra dua ve niyaz edelim de Allah'ın lanetini yalancıların üstüne okuyalım”
    8- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 32; Mustafa Fayda, "Hz. Muhammed'in Necranlı Hıristiyanlarla Görüşmesi ve Mübahele", İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, 2 (1975), s. 143–149.
    9- Taberi. Târihu'r-râsid ve'l-milûk; thk. Muhammed Ebü'l-Fazl, I-XI,Beyrut ts., II, 410.
    10- Tecrid, VI, 397.
    11- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 16.
    12- Müslim, "Fezailü's-sahôbe", 32, 61; Buhari, "Teheccüd", 578.
    13- Buhari, "Salat", 276; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 38; İbn Hişam, es-S'iretü'n-nebeviyye, I-II, 600.
    14- İbn Hişam, III-IV, 351, 352.
    15- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 9.
    16- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 94.
    17- Yaşar Kandemir, "Fatıma", DİA, XII, İstanbul 1995, s. 220; Yaşar Nuri Öztürk, Kadınlık Âleminin Sultanı, İstanbul 1982; Hacı M. Cemal Öğüt, Fatımatüzzehrâ, İstanbul 1970.
    18- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 12; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 97; Taberi. II, 291.
    19- Taberi. III, 240; Öztürk, 117, 142.
    20- Müslim, "Fezailü's-sahabe". 36, 37. 

    Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz?

    İnsanları Değiştirmek

    Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz? Hepsi birer kahraman mıydı meselâ? Hepsi aynı derecede cesur ve savaşçı ya da alim, zahid miydi? Hepsi merhametli ve müşfik ya da ciddi ve vakur muydu? Bir sahabe şablonu var mıdır, her birini içine sığdırabileceğimiz?
    Peygamberimiz Müslüman olan her insanı karakteriyle, kişiliğiyle yeni bir kalıba dökmeye çalışmış mıdır? Yoksa "bir dağın yer değiştirdiğine inanın; bir adamın huy değiştirdiğine inanmayın" sözü icabı insandan sadece yaratılıştan gelen özellikleriyle birlikte iyi bir mü'min olmasının bekleneceğini mi işaret etmiştir?
    Çekingenleri atak, yumuşak huyluları sert, sakinleri çevik, yavaşları hızlı yapmaya çalışmış mıdır Efendimiz? Yoksa her bir insanı doğal haliyle kabul edip, o halin barındırdığı zenginlikleri İslam için kullanmaya mı teşvik etmiştir?
    Meselâ Hassan b. Sabit (ra)'ten bir savaş kahramanı çıkarmaya çalışmak yerine ona "Peygamber Şairi" ünvanını verip kendisini şiirle yerenlere cevap vermesi için "Kalk ya Hassan!" dediğinde onun kılıçların değil, kelimelerin efendisi olduğunu bilmiş ve aynı şekilde herkese iyi oldukları konunun efendisi muamelesi yapmış, böylelikle de gönüllerin efendisi olmuştur Efendimiz.
    Hassan b. Sabit (ra) Hendek savaşına gitmeyip kadınlarla birlikte bir kaleye sığındığında O'nun gözünden düşmemiş; hiçbir sahabe O'nun kıymet verdiği biri olabilmek için Allah vergisi fıtratıyla savaşmak zorunda kalmamış. İşte tam da bu nedenle herkes "iyi" olduğu alanda öne çıkmış ve "yıldızlar gibi" olmuşlar. Biz ise "iyi"nin nasıl olacağını Allah'ın yarattığı tabiatta değil; kendi kafamızdaki standartlarda bulmaya çalıştığımızdan iyi ihtimalle "her şeyden biraz-hiçbir şey tam değil" insanlar; kötü ihtimalle ise ucubeler yetiştiriyoruz.
    Oysa İslam tek tip insan istemiyor. Dünyanın her insan tipine ihtiyacı var. İyi Müslüman olmak, fıtratlarımızı zorla yeni şekillere sokmaya çalışmak değil, İslam'a canı gönülden teslim olmak ve onun dışında bir yol düşünmemek demektir. Neresinde yer alırsak alalım bu kafilede olmak demektir.
    Fatma Bayram


    ATİNA KAPILARINA DAYANAN OSMANLI ORDUSU


    1897 YUNAN HARBİNDE KISA SÜREDE ATİNA KAPILARINA DAYANAN OSMANLI ORDUSUNUN MUZAFFER KUMANDANI ETHEM PAŞA VE DÖMEKE ZAFERİ

    Yunan ordusu Alasonya’ya saldırdı. Bunun üzerine İstanbul’daki I. Ordu, Umum Kumandanı Ethem Paşa kumadasında Yunanistan üzerine harekete geçti. Bir kaç gün içinde Yenişehir’i (Tesalya) ele geçirdi. Daha sonra Atina yolu üzerindeki Milona geçitlerine geldi ve burasını savunan Yunan ordusunu, 23 Nisan 1897 günü büyük bir mağlubiyete uğrattı.

    Milona Meydan Savaşı ile, Avrupalıların, geçilemez de dikleri bu geçitleri kısa sürede aşan Osmanlı ordusu, güneye çekilen Yunan ordusu ise, Atina ile Tesalya arasındaki Dömeke’de yeniden karşılaştı.

    Yunanlıların son müdafaa hatları olan Dömeke’de, 25 bin kişilik Yunan ordusu perişan edildi ve bir daha toparlanamadan darmadağın edildi. Bu muharebede Abdülezel Paşa şehid düştü. Ordumuz hızla ilerleyerek birkaç saat içinde Atina kapılarına dayandı.

    Bu sırada Vükela Meclisi toplantı halindeydi ve henüz zafer haberleri İstanbul’a ulaş mamıştı bütün vekiller, bu muharebeden galibiyetle çıkılacağından endişeliydiler ve hüzün içinde bekleşiyorlardı. Zafer haberini telgrafla öğrenen Rıza Paşa meclise giderek müjdeyi verince hepsi sevinçten ağlamaya başladılar.

    Hatta Şura-yı Devlet Reisi (Anayasa Mahkemesi Başkanı) Said Paşa, onun eteklerine sarıldı. Padişahın Özel Kalem Müdürü olan Faik Bey de zafer haberini Sultan Abdülhamid Han’a ulaştırınca Sultan duyduğu büyük sevinci şu sözlerle ifade etti:

    "Ömrüm oldukça kahraman kumandan askerimizin bu gayret ve sadakatlerini ve memleketine ve vatanına ettiği hizmetleri kemiklerim dahi unutmayacaktır."

    Bu zafer Atina'da hükümetin düşmesine ve yeni kurulan kabinenin büyük devletlerin aracılığıyla barış istemesine sebep oldu. Rus Çarı gönderdiği telgrafla zaferi tebrik ederken, daha fazla kan dökülmemesi için Sultan Abdülhamid'den savaşı durdurmasını rica etti. 10 milyon altın savaş tazminatı ve işgal edilmiş olan Teselya bölgesinin teslimi karşılığında 19 Mayıs'ta mütareke imzalandı. 32 gün devam eden savaşta Osmanlı kuvvetleri 150 kilometre ilerlemişler, Atina'ya da oldukça yaklaşmışlardı. 3 Haziran'da İstanbul'da başlayan sulh konferansı 4 Aralık'ta neticelendirildi. Kesin bir mağlubiyete uğrayan Yunanlılar yine Avrupalı hâmîlerinin yardımıyla masa başından en az zararla kalktılar. Savaşta alınan Teselya Yunanlılara teslim edildi. Talep ettiğimiz 10 milyon altın savaş tazminatı ise, Yunan ekonomi ve maliyesinin iflâs etmemesi gerekçesiyle 4.100.000 altına düşürüldü, ufak tefek sınır düzeltmeleri yapıldı. Osmanlı-Yunan Savaşı'nın en önemli müspet neticesi Osmanlı ordusunun gücünün yeniden tecrübe edilmesi ve bu gücün verdiği moral olmuştur.

    Osmanlı ordusunun bu kadar kısa zamanda böyle kesin bir zafer kazanacağına ihtimal vermeyen Batılı devletler, Osmanlı üzerindeki baskılarını artırmaya başladılar..


    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    ETHEM PAŞA VE DÖMEKE ZAFERİ 1897


    Allah Allah bağırışlarıyla İmanlı dolu Türkler geliyor...

    SAVAŞTA ŞEHİTLİĞİ EN BÜYÜK RÜTBE KABUL EDEN BİR MİLLETE KİM KARŞI DURABİLİR?

    İste General Hamilton'un ifadeleri:

    ...Haber bekliyorum, yok! On defa tel­siz odasına gittim, geldim, hiçbir haber yok! Artık alıştığımız dehşet verici sesler, karadan denize esen rüzgarlarla kulak­larımıza ulaşıncaya kadar Allah Allah bağırışlarıyla Türkler geliyor... Şaşkınlık­tan bir türlü kurtulamadığım bir an. Mümkün olan hangi kaynaktan istifade edip yardıma koşabilirim. Ne azap veri­ci bir durum! (Gelibolu Günlüğü, s. 129).

    "Türkler en etkili savaşlarını veriyor­lar. Türkler'in morallerinin yüksekliği de aşikârdır. Çok mükemmel komuta edilen ve yiğitçe döğüşen Türk ordusuna karşı savaşıyoruz.

    ... Ah ne elem verici durum her biri mükemmel birlikler olan taburlarımız eridi. İskelete döndü. Birliklerin gölgesi kaldı adeta. Dereler gibi kan akarken, sahile nakledilen yüzlerce yaralının mik­tarı arttıkça ıstırab içinde düşünüyo­rum.



    Vaziyet son derece sinir bozucu idi. Askerlerin her biri şu elem verici düşünceyle savaşa gidiyordu. Düşmanları san­dıklarından çok daha sertti.

    ... Askerler artık birlikte savunma ru­huna sahip değil. Ağır bombardıman ve­ya tüfek ateşi karşısında ilerliyemiyor­lar. Saldırı için atılganlık göstermedikle­ri gibi en basit bir düşman saldırısından da ters yüzü dönüp uzun süre kaçıyorlar. Askerin çoğu da sağda solda gizleni­yor.

    Ve Hamilton'un yerine atanan General Monro'nun Çanakkale harekatıyla ilgili ra­poru:

    "... Bana kalırsa, Türk savunma hat­larına karşı yapılacak yeni bir saldırı­nın başarıya ulaşma şansı yoktur. Aske­rî sebepler göz önüne alınırsa yarımadanın boşaltılması doğru olacaktır."

    Nihayet 23 Ekim 1915 tarihinde Lond­ra'da toplanan savaş komitesi Seddülbahir de dahil olmak üzere Çanakkale'deki bütün cephelerden çekilmeye karar vermiştir diyerek mağlubiyetlerini tescilliyordu.


    SAVAŞTA ŞEHİTLİĞİ EN BÜYÜK RÜTBE KABUL EDEN BİR MİLLETE KİM KARŞI DURABİLİR?


    gercek tarih deposu
    General Hamiltonhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Fatih Sultan Mehmed Han

    1429 da Edirne’de doğup, 1481 de Gebze’de vefat etti. 

    Osmanlı padişahlarının yedincisidir. İkinci Murad hanın oğlu, ikinci Bayezid hanın babasıdır. 1429 da Edirne’de doğup, 1481 de Gebze’de vefat etti. Türbesi Fatih camii yanındadır. 

    1451 de padişah oldu. Bosna Herseki ve birçok yerleri aldı. 1453 Mayıs ayının yirmidokuzuncu Salı günü İstanbul’u Bizans Rumlarından alarak, orta çağa son verdi. Ayasofya kilisesini cami yaptı. Kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakf eyledi. Fakat, 1935 Ramazan ayında müze yapıldı. 1990 Ramazan ayında, bir kısmı ibadete açıldı. Ayasofya [Sainte Sophie] camii, İstanbul'da, Topkapı sarayı yanındadır.

    Fatih camii, Yedikule camii, Kireç iskelesi camii, Şehremini camii ve Rumeli-hisarı, Fatih sultan Mehmed’in Türklere bıraktığı yadigârlarının en kıymetlilerindendir. Ayvansaray’da Tahta-minare ve Aksaray’da Horhor çeşmelerine bitişik Hindiler tekkesi mescidlerini de Fatih yaptırdı. Havan topunu ilk yaptıran Fatih’tir.

    Fatih sultan Muhammed, Kasım paşada Divanhane mescidini de yaptırmıştır. Sultan Süleyman, bu camiin etrafına bir saray ve bir divanhane yaptı. Osmanlılarda ilk tersaneyi 1516 da Yavuz sultan Selim han yapmıştır. Okmeydanı camiini de Fatih yaptırmıştır. İstanbul’u kuşatınca, yetmiş gemiyi Balta limanından kızaklarla karadan Kasım paşaya indirdi. Bir sene sonra Bayezid kulesinin olduğu yerde, ilk Türk sarayını yaptırdı. Bu büyük saraya (Eski saray) denir.

    Batılı gözüyle Fatih:
    Büyük devlet ve ilim adamı olan Fatih, en büyük düşmanlarının gözlerini kamaştıran padişahtır. Eserlerinde ondan takdirle bahsetmişlerdir. Fetih sırasında İstanbul’da bulunan İtalyan Zorzo Dolfin bir keresinde şöyle demiştir:
    “Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekası, daimi bir çalışma halindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalade atılgan, hatta cüretkârdı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefadan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpçayı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma tarihi, başka devletler tarihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vak’aları okuduğu tarihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askeri ve coğrafi ilimlerle isteyerek meşgul olur,

    araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyyeti altında bulunan ülkelerin âdet ve şartlarını devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta maharetliydi.”

    Diğer bir İtalyan tarihçi Langusto, İstanbul’un fethinden sonra şöyle yazmıştır:
    “Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silahlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirası ile yanan, cömert ve iyi kalbli, gayelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdardı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırmacıydı. Sefahat düşkünlüğü olmayıp, kötü âdetleri yoktu. Nefsine hakim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihan devleti peşindeydi.”

    Alman müsteşrik Franz Babinger, (Mehmed-II der Eroberer und seine Zeit Weltenstürmer einer Zeitenwende) adlı eserinde şöyle yazmaktadır:
    “Türk dünyası için Fatih günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer tarihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukayese edilmesi zordur. O Türk milletine, bütün tarihinin en harikulade ve en yaklaşılması gayr-i kabil şahsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âleminin mukadderatı, Fatih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarih bir şekilde işaretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sahalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken insanları ve dünyayı görüş tarzında, Fatih’in şahsiyeti, zekaları tesir altında bırakmıştır.”

    Fatih’in sayısız vasıflarından bazıları
    Fatih’in ölümü, Türk milletini büyük mateme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür âyini yapılmasını emretti.

    Türk tarihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fatih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp, çağ kapatmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tetkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryalaşan bu cihangirin sayısız vasıflarından bazıları şunlardır:

    Fatih Sultan Mehmed, soğuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misalini, Belgrad Muhasarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük örneğidir.

    Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükunetle hazırlayan bir insandı.

    Çok merhametli ve müsamahalıydı. Kendisine elli gün mukavemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamıyacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fatih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla alicenaplığını gösteren cihangir, şu sözlerle patriği teselli etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda gazab-ı şahanemden korkmayınız!”

    Fatih, gayrimüslim tebeasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdani inanışında serbest bıraktı. Fatih, İstanbul’un imarında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkanını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyasının hayalinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi.

    Askeri ve siyasi sahada eşsiz bir deha idi. Askeri alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plansız, düzensiz hareket ettirmez, macera hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, planlı bir fütuhat haline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı.

    Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafi işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri bir plana göre yaptığından nereye gitmesi, nerede durması lazım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı daima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münasebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münasebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarına bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı.

    Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da bazen birkaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp halinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyasi müzakereler, vaatler ve geçici tavizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını bulurdu.

    Casuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzakere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilatına da sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimi bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fatih’in, bu teşkilatı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

    Fatih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekamül ettirmişti. Ordunun silahları birkaç senede yenilenir ve daha geliştirilmiş olanları eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekamül etmiş şekilde kurucusu Fatih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişahtır. Fatih’ten önce, top, bütün dünyada, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fatih, bütün bunları akıl ederek, o tarihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu esas bakımından bir süvari ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fatih devrinde önem kazandı.

    Fatih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ileri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir padişahtı. Tıpkı askeri fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdar oldu. Yeni devletin kurulması planının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maarif sistemini kanunla tanzim ederek ulema sınıfı diye tanınan ve idarenin temelini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilatlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmileştirilmesini esas aldı.

    Akli ve nakli ilimlerde söz sahibi olan âlimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Çelebi, matematikte Ali Kuşçu, kelamda Hocazade, zamanının büyük âlimlerindendi ve ülkesine dünyanın dört bir tarafından âlimler akın ederdi.

    İstanbul’un fethinden sonra Fatih, hocası Akşemseddin’in elini öpüp, tahtı tacı bırakıp derviş olmak istedi. Akşemseddin bu teklifi reddederek, devlet işlerine memur edilen padişahın asıl vazifesini yapmamış olacağını, din-i İslam ve adaletle memleketi ve dünyayı idare etmenin daha makbul olduğunu; aksi halde din ve devletin zarar göreceği için, ikisinin de Allah indinde mesul olacaklarını bildirdi. Bunun üzerine Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü.

    Fatih Sultan Mehmed, kelam ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biriydi. Bizanslı tarihçi Kritobulos’un hayranlıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yıkmıştır.

    Fatih Sultan Mehmed, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devletinin temel kanunu olarak mer’iyyette kalan Fatih Kanunnamesi çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, Nişancı Leyszade Mehmed Çelebi kaleme almıştır. Kanuni Sultan Süleyman devrinde hazırlanan kanunnamede de bu eser esas alınmıştır. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel hâle gelmiştir. Enderun Mektebini kurarak memleket için gerekli devlet adamı yetiştirilmesini yine o sağlamıştır.

    Fatih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hususunda babasını takip etti. Doğu Türklerinin, Timur Han devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fatih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fatih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyacını duymamıştır.

    İstanbul’un imarına çok önem veren Padişah, saray, camiler, medreseler ile hamamlardan başka şehrin çeşitli yerlerinde 4000 dükkan yaptırarak vakfetti. Büyük camilerin yanındaki medreselerin haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı Su Tesisatı ile iki gemi tersanesi ve kışla yapılan binalar arasındadır. İstanbul imar olunurken, diğer taraftan Bursa, Edirne gibi şehirlerde imar faaliyetleri büyük bir hızla devam etti. Bu devirde Bursa’da 37, Edirne’de 28 ve sair şehirlerde 60 cami yapıldı.


    http://gercektarihdeposu.blogspot.com
    Fatih Sultan Mehmed Han
    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı


    1924'te Hilafet'in ilgasından ve İslam'ın 101'inci son Halifesi Abdülmecid bin Abdülaziz Han'ın kovulmasından sonra Müslümanlar başsız ve hiyerarşisiz kaldı.

    Medaris-i İslamiyenin (İslam medreselerinin) kapatılması ve kırk bin talebe-i ulumun sokağa atılması Ümmet'in belini kırdı.

    Şeriata bağlı tasavvuf tarikatlarının yasaklanması korkunç bir darbe oldu.

    Müslümanlar başsız, hiyerarşisiz, denetimsiz kaldı.

    Osmanlıdan kalma icazetli ulema, fukaha ve şeyhler karanlıklar devrinde bin sıkıntıya ve zulme göğüs gererek, zindanlarda sürünerek, bazen canların feda ederek din, iman, Kur'an, Sünnet, fıkıh, Şeriat için çalıştılar. Sayleri meşkur olsun, Allah onlara rahmet eylesin.

    Onlar da bu dünyadan göçüp gittikten sonra Ümmet-i Muhammed dehşetli bir fetret çağı yaşamaya başladı. Ehl-i Sünnet ve Cemaat sarsıldı. Ortaya bir sürü müctehid taslağı ve bozuk fırka çıktı. Re'y ve heva üzere yazılmış Kur'an mealleri, tercümeleri, tefsirleri, bozuk din kitapları yayınlandı. Din konusunda söz ayağa düştü.

    Kur'andaki 300 hüküm ayetinin tarihsel olduğunu, bugün geçerli olmadığı iddia eden Fazlurrahman mezhebi yayıldı.

    Dört hak fıkıh mezhebi inkar edildi, hatta mezheplere puttur diyenler görüldü.

    İki büyük Ortadoğu ülkesinden gelen petro-dolarlarla Ehl-i Sünnet'in temelleri dinamitlendi.

    ABD'nin, AB'nin, Siyonistlerin, Haçlıların istekleri doğrultusunda hadis ayıklama faaliyetleri başlatıldı.

    İslamcı görünen birtakım münafıklar ve mürailer korkunç yolsuzluklar yapmaya başladı.

    İslam düşmanları Müslümanları "Böl, parçala ve hükm et" düsturu icabı paramparça ettiler ve birbirlerine düşürdüler.

    Müslümanların bir kısmı futbol kulübü tutar gibi parti tutmaya başladı, holiganlaştı.

    Para en büyük değer haline geldi.

    Beş vakit namaz terk edildi ve halk şehvetlerine uydu.

    Bir kısım sefiller (beyinsizler) İslami ve şer'i tesettürün bile cılkını çıkarttılar.

    Yeni çıkartılan Ceza Kanunu'nda zina suç olmaktan çıkartıldı. Müslümanlar buna pek ses çıkartmadılar.

    Cemaatçilik, tarikatçilik, hizipçilik, şuculuk buculuk taassubu (fanatizmi, bağnazlığı) aldı yürüdü.

    Kur'an kesin şekilde uyardığı halde bir kısım Müslümanlar kafirleri dost ve veli edindiler.

    Ümmet, karanlık gecede, yağmura ve fırtınaya yakalanmış, çobansız kalmış, kurtların hücumuna uğramış perişan bir koyun sürüsüne döndü.

    Bütün bu hengame içinde Kur'an ve Sünnet yolunda ihlasla hizmet eden şahıslara ve kuruluşlara minnet ve teşekkür borçluyuz.

    Lakin memleketin bugünkü haline bakınca yapılan hizmetlerin yeterli olmadığını görüyoruz.

    Müslümanların başında bir İmam-ı Kebir olmadan, Müslümanların bağımsız medreseleri olmadan, Şeriata sımsıkı bağlı tekkeleri ve tarikatları olmadan, üniter bir İslami hiyerarşi olmadan bugünkü kaos, anarşi ve fetretten kurtulmak mümkün değildir.

    Memleket korkunç ve dehşetli bir kokuşma bataklığı haline gelmiştir. Bir kısım İslamcılar da bundan nasiplerini almıştır. Din sömürüsü yoktur demek mümkün müdür?

    Benim şahsi görüşüme göre bugünkü fitne, fesat, nifak, şikak, isyan, tuğyan ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen Mehdi'nin gelişine kadar devam edecektir.

    Mehdi zuhur ettikten sonra korkunç, dehşetli, kanlı savaşlar yaşanacak ve büyük miktarda ölümler olacaktır.

    Allah'tan ümid kesilmez. Biz Müslümanlar ilim, ahlak, hikmet ve faziletin ışığında doğru dürüst hizmet etmeye devam etmeliyiz.

    Her türlü din sömürüsü yasak ve haramdır.

    Rüşvet almak ve vermek haramdır. Alanlar verenler Cehennemliktir.

    Lüks ve israf haramdır, büyük günahtır.

    Ümmet şuuru iyi ve lazımdır, hizip ve fırka taassubu kötüdür.

    Müslümanların birbirine düşman olması büyük felakettir.

    Namaz dinin direğidir, terk eden merduttur.

    Gurur ve kibir kişiyi ateşe götürür.

    Gerçek ve icazetli din hocaları, tarikat büyükleri hürmete ve sevgiye layık ve şayandır. Lakin onları putlaştırmak, erbab haline getirmek şirktir.

    Her Müslüman kendini, çoluk çocuğunu, yakınlarını ve din kardeşlerini -elinden geldiği derecede- Cehennemden korumaya çalışmalıdır.

    Küfre rıza küfürdür.

    Kötü düzenin necis ve haram menfaatlerini devşirmek faziletsizliktir. Müslüman kötü düzen ve sisteme razı olmaz ve onu desteklemez.

    Bu yangınlar devrinde en büyük hizmet insanların imanını kurtarmak için çalışmak ve bu hizmeti yapanlara yardımcı olmaktır.

    Muhlis ve doğru hizmetkarlara selam olsun!..

    Mehmet Şevket Eygi
    Araştırmacı Yazar
    01 MAYIS 2011


    hilafet Kuran ayet hadis
    Hilafet Yıkıldıktan Sonra Büyük Bozukluklar Başladı
    http://tahirhakyolunda.blogspot.com  http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Kutsal emanetler nerelerde sergileniyor

    Kutsal emanetlerimiz 

    Birinci Bölüm

    Esselamu aleykum ve rahmetullah kardeslerim..
    Çoğumuz bu duyguyu yaşatacak belirli yerlerden haberdar olsak da sadece İstanbul'da bile Kutsal Emanetler'in korunduğu onlarca cami, türbe ve müze var.


    Kabir örtüsünden Hacer-ül Esved'in parçalarına kadar onlarca emanet ziyarete açık  insallahu rahman Gidersiniz


    Hırka-i Şerif: Efendimiz'den (sas) Veysel Karani Hazretleri'ne kalan hırka ile Veysel Karani'nin kuşağı ve takkesi, Hırka-i Şerif Camii'nde ziyaret ediliyor. Ayrıca Hırka-i Şerif Camii'nin bahçesindeki vakıf binasında Peygamber Efendimiz'in gömleği ve ayakkabısı

    korunuyor. Efendimiz'in günümüze gelen bir diğer hırkası da Topkapı Sarayı'nda. 


    Kâbe örtüleri: Kâbe'nin siyah ibrişimden dokunan örtüsü her sene değiştiriliyor. Eski örtü parçalar halinde saklanıyor. Pek çok yerde örnekleri bulunan bu örtülerden ikisi Üsküdar Gülnuş Emetullah Valide Sultan Camii'nde ve Fatih Çarşamba'da Yavuz Selim Camii'nde saklanıyor. 
    Ravza-İ Mutahhara örtüleri: Ayasofya'da padişah türbelerinin restorasyonu sırasında gün yüzüne çıkan tarihi hatıralar arasında Kâbe-i Şerif iç örtüsü ve Ravza-i Mutahhara örtüleri de vardı. Ortaya çıkan eserler Ayasofya'da sergilenmeye devam ediyor. Ayrıca Beyazıd Camii kıble duvarında ve Topkapı Sarayı'nda da Efendimiz'in kabir örtüleri bulunuyor.

    Hacerül Esved parçaları: Kâbe'deki Hacerülesved'in küçük bir parçası, İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinde bulunuyor. 4 küçük parçası da Sokullu Mehmet Paşa'nın Sultanahmet'teki Kadırga Sokollu Camii'nde muhafaza ediliyor.

    Kutsal Emanetler: Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'nde korunmakta olan kutsal emanetler, Peygamber Efendimiz (sas)'e, Kâbe'ye ve bazı sahabelere ait maddi hatıralardan oluşuyor. Bu hatıralar Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Mısır'ı fethinden sonra İstanbul'a getirilmiş, bir bölümü de farklı İslâm ülkelerinden derlenmiş. Topkapı'daki emanetler arasında Peygamberimiz'in hırkası, Uhud'da kırılan dişi, kadehi, sancağı, yayı, kılıçları da bulunuyor. 



    İkinci Bölüm


    Peygamber Efendimizin mübarek hırkası
    Peygamberimizin hırkası böyle onarıldı


    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Kutsal emanetlerimiz

    http://gercektarihdeposu.blogspot.com


    Hırka-i Şerif ziyarete açıldı
    İstanbul'daki önemli kutsal emanetlerden biri olan 
    Peygamberimizden yadigar Hırka-i Şerif, Fatih'teki 
    aynı isimli camide düzenlenen törenle ziyarete açıldı. 
    Peygamber efendimiz tarafından Veysel Karani'ye 
    hediye edilen ve 'hırka ailesi' tarafından o günden bugüne
    koruma altında bulundurulan Hırka-i Şerif, 
    sergilenen diğer kutsal emanetlerle birlikte görülebilecek.


    http://gercektarihdeposu.blogspot.com/

    Kutsal emanetlerimiz


    _________________________________________________________________
    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Kutsal emanetlerimiz



    Sakal-ı Şerif: Ashab-ı Kiram tarafından biriktirilen ve günümüze kadar ulaşan Efendimiz'in saç ve sakal telleri, birçok camide özellikle Kadir Gecesi'nde ziyarete açılıyor. Bu yıl Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Sultan Mehmed ve Eyüp Sultan türbelerinde sakal-ı şerifler Ramazan boyunca ziyarete açıldı. İstanbul'da Beyazıt Meydanı'ndaki Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde ise Peygamberimizin bir tutam saçı, kuşak-ı şerifi ile zıbın-ı şerifinden bir parça bulunuyor.
    _________________________________________________________________
    http://gercektarihdeposu.blogspot.com/

    Kutsal emanetlerimiz



    Kadem-i Şerif: Peygamber Efendimiz (sas)'den günümüze ulaşan mukaddes emanetlerden biri de taş ve tuğla zemin üzerinde bulunan ayak izleri. Hz. Muhammed (sas)'in Kudüs, Mısır ve Taif olmak üzere çeşitli yerlerde ayak izinin bulunduğu biliniyor. İstanbul'da da birçok yerde Peygamber Efendimiz'in mübarek ayak izleri muhafaza ediliyor. Bunların bir kısmı Topkapı Sarayı'nda. Diğerleri ise Eminönü'nde I. Abdülhamid Türbesi'nde, Eyüp Sultan Camii'nde ve Laleli'de III. Mustafa ile III. Selim Türbesi'nde bulunuyor. Mardin'de de Hatuniye Medresesi'nde Efendimiz'in mübarek bir ayak izi yer alıyor. 
    ________________________________________________________________
    http://gercektarihdeposu.blogspot.com

    Kutsal emanetlerimiz



    Kâbe örtüleri: Kâbe'nin siyah ibrişimden dokunan örtüsü her sene değiştiriliyor. Eski örtü parçalar halinde saklanıyor. Pek çok yerde örnekleri bulunan bu örtülerden ikisi Üsküdar Gülnuş Emetullah Valide Sultan Camii'nde ve Fatih Çarşamba'da Yavuz Selim Camii'nde saklanıyor. 

    Kabir örtüsünden Hacer-ül Esved'in parçalarına

    Ravza-İ Mutahhara örtüleri: Ayasofya'da padişah türbelerinin restorasyonu sırasında gün yüzüne çıkan tarihi hatıralar arasında Kâbe-i Şerif iç örtüsü ve Ravza-i Mutahhara örtüleri de vardı. Ortaya çıkan eserler Ayasofya'da sergilenmeye devam ediyor. Ayrıca Beyazıd Camii kıble duvarında ve Topkapı Sarayı'nda da Efendimiz'in kabir örtüleri bulunuyor.

    Hacerül Esved parçaları: Kâbe'deki Hacerülesved'in küçük bir parçası, İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinde bulunuyor. 4 küçük parçası da Sokullu Mehmet Paşa'nın Sultanahmet'teki Kadırga Sokollu Camii'nde muhafaza ediliyor.

    Kutsal Emanetler: Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'nde korunmakta olan kutsal emanetler, Peygamber Efendimiz (sas)'e, Kâbe'ye ve bazı sahabelere ait maddi hatıralardan oluşuyor. Bu hatıralar Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Mısır'ı fethinden sonra İstanbul'a getirilmiş, bir bölümü de farklı İslâm ülkelerinden derlenmiş. Topkapı'daki emanetler arasında Peygamberimiz'in hırkası, Uhud'da kırılan dişi, kadehi, sancağı, yayı, kılıçları da bulunuyor.