Facebook Vedat USTA

Siyasette Cemaatlerde ve heryerde Takiyye nedir kimler nasıl yapıyor


 Mübah ve haram olan takiyye Takiyye kimlere karşı yapılır? Mübah ve haram olan takiyye

     Takıyye, inancının aksini söylemektir. Buna Müdara da denir. İnancını, görüşünü, partisini, grubunu, gittiği yolu saklamak demektir. Sırrını açıklayan kimse, çok defa söylediğine pişman olur, üzülür. İnsan, söylemediği sözünün hâkimidir, söylediğinin ise, mahkumudur. Keşke söylemeseydim der ama iş işten geçmiştir. Malı ve eşyayı emin olarak saklayan çok insan, sır saklayamaz. Hiç ummadığınız kimse, gizli sırlarınızı açıklayabilir. Onun için eskiden, Zehebini, zihabını ve mezhebini gizli tut derlerdi. Yani paranı, dini inancını, siyasi görüşünü, grubunu gizli tut demektir. 
    Takiyye; İhtiyat, korku ve gizlenmek mânâsına olup,....

Ayetek Kursi
mecburiyet veya zarar tehdidi karşısında dinin icaplarından muafiyet için kullanılan tâbirdir.1
    Kafirler ile anlaşıp onların projelerine ortak olan bir takım kişilerin “biz takiyye yapıyoruz” iddiası doğru değildir. Kafirlere yardım ve yataklık yapmak, onların projelerinde hizmetçi olmak, dalkavukluk yapmak, güçlenmelerine zemin hazırlamak ve bu yönde çalışmak için takiyye yapılmaz. Bu gün birilerinin kafirlere karşı değil de Müslümanlara karşı takiyye yaptığını ne yazık ki anlamış durumdayız.

    İmam-ı Serahsî: “Bir mü’minin ölüm ve işkenceden kurulmak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasına takiyye denir”2 hükmünü zikrediyor.
    Kur’ân-i Kerim’de: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak onlardan sakınmanız müstesnadır…”3 buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede geçen “ancak onlardan sakınmanız müstesnadır” hükmünü izah edilirken “hayatınızın veya bazı uzuvlarınızın imha edilmesinden korkmanız halinde inanmıyarak (kalben mükreh olarak) onlara dost görünmeniz müstesnadır.”4 denmiştir.
     İslâm’ın Mekke döneminde güçsüz Müslümanlar, ileri gelen Mekke müşriklerinin işkencesi altında ezilirken, imanla küfür, Allah ile putlar, Hazreti Peygamber ile müşrikler arasında tercih yapmaya zorlanmışlar, “Allah birdir” dedikçe işkencelerin dozu arttırılmıştı. Bu Müslümanlardan Habbab İbn Eret vücudunda bulunan yağlar eriyip ateşi söndürünceye kadar kor üzerinde sırt üstü yatmaya zorlanmış fakat, o imanından asla taviz vermemişti. Bilal-i Habeşî, demirden bir zırh içinde kavurucu sıcağın altında bırakılmış, kızgın kumlar üzerinde çıplak vücudu sürüklenmiş, o yine de onların isteklerini reddederek imanı tercih etmiş ve “Allah bir” sözünü bayılıncaya kadar ağzından düşülmemiştir. Yalancı peygamber Müseylemetü’l-Kezzab’ın adamları tarafından organları birer birer kesilen Habib İbn Zeyd İbn Asım son nefesini verinceye kadar onların isteklerini reddetmiş, Müseyleme’nin peygamber olmadığını haykırmış ve bu sağlam imanını koruyarak şehit olmuştur.

 İslâm tarihinde ilk şehit

 Hz. Sümeyye de Ebu Cehil’in işkencesi altında can vermiş ama yine de onun Allah’ı bırakıp putlara tapma isteğini geri çevirmişti. Canları tehlikede olduğu halde küfrü reddedip şehadeti tercih etmek, kâfirlerin azmini kıracağı, onları psikolojik olarak yenilgiye uğratacağı; diğer yönden Allah korkusu dışında bütün korkulardan Müslümanları kurtaracağı için zor olanı, yani kâfirlere karşı boyun eğmemeyi tercih edip bu uğurda canını veren Müslümanlar yapılması gerekeni yaptıklarından kınanmazlar, aksine övülürler. Fakat Allah, insanlara güçlerinin yetmeyeceği şeyi de yüklemez. Psikolojik ve bedensel işkenceler karşısında, imanını kalbinde gizlediği halde sırf o anki işkencenin şiddetinden kurtulmak için işkencecilerin kendisinden istediği şekilde konuşmasına izin verir.
Babası Yasir ile annesi Sümeyye işkenceyle şehit edilip kendisi de aynı işkenceler altında ölümle karşı karşıya gelen Ammar İbn Yasir işkenceye dayanamaz, müşriklerin istediği sözleri tekrarlar ve ölümden kurtulur. Ağlayarak Resulullah’a koşar ve “Ey Allah’ın Resulu, ben senin hakkında kötü konuşmadan ve ilâhlarını övmeden beni bırakmadılar” diyerek özür beyan eder. Hz. Peygamber ona “Peki o an gönlünde neyi hissettin?” diye sorduğunda kalbinin imanla dop dolu olduğunu bildirince Resulullah, aynı durumla karşılaşması halinde yine böyle davranmasına izin verir. Ardından Yüce Allah şu ayetle Hz. Peygamber’in bu iznini onaylar: “Kalbi imanla yatışmış olduğu halde inkâra zorlanan kişi (kurtulmuştur), fakat kim inandıktan sonra Allah ‘ı tanımaz ve küfre kalbini açarsa, Allah’ın gazabı onların basındadır, onlar için büyük azab vardır. Bu onların, dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ötürüdür ve Allah inkâr eden bir topluluğu doğru yola iletmez” (en-Nahl, 16/106, 107). Bunun yanında bir diğer ayet-i kerime, kâfirlerin şerrinden uzak kalmak için zayıf durumda bulunan Müslümanların Kalben onları dost bilmemek şartıyla onlarla iyi ilişkiler içinde bulunmasına izin veriyor: “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınmak amacıyla yapılanlar bunun dışındadır. 
        Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet dönüş Allah’adır” (Al İmrân, 3/28). Ancak yolunda değer verdiği şeylerden fedakârlık yapamayacak dirençsiz Müslümanlara verilen bu izinlere rağmen, Allah onlardan zor olanı tercih etmelerini ve asıl kendinden korkmalarını emrediyor: “Ey iman edenler, ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yapanları, ne de diğer kâfirleri (zararlarından kurtulmak için) dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlersiniz (onlardan değil) Allah’tan korkun” (el-Mâide, 5/57) (Ş.İ.A)
Sevgili peygamberim
     Hanefi fûkahası, bunun ikrah-ı mülci ânında bir ruhsat olduğunda müttefiktir. Tefsir-i Kurtubî’de: İmam Hasan el-Basrî (rha)’nin: “Müslümanlar için takiyye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar câizdir. Ancak bu ruhsatın kâfirlere müdahane (dalkavukluk) ve şirin görünmek için kullanılması haram olur.”5 buyurduğu kayıtlıdır.
     İmam-ı Serahsî; takiyye’nin sadece kâfire karşı değil, ikrah-ı mülci ânında zâlim yönetimlere de uygulanabileceğini beyan ediyor.6
     Takiyye ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinde, bir ruhsat olarak önemli yer tutar. Ancak şia da “takiyye” usûl-ü dindendir. Cafer-i İsna Aşari mezhebinde,“takiyyeyi terketmek tıpkı namazı terketmek gibidir.” Tarih boyunca şianın; “takiye” hususunda titizliği, sözlerin ihtiyatla karşılanmasına sebep olmuştur.

Bütün bu söylenenlerden şu sonuçlar elde edilmektedir:

1- Takiyye, Kur’ân kökenli bir ilkedir ve ashabın davranışları, Hz. Peygamber’in (s.a.a) de bu davranışları teyit etmesi, takkiyenin caiz olduğu ve İslâm’ın ilk yıllarında gerçekleştiğini göstermektedir.
2- Şia’nın takiyye yapmasının sebebi, Şiîleri acımasızca katleden ve Şia mezhebini yok etmekle tehdit eden zulüm fırtınaları idi.
3- Takiyye, Şiîlere mahsus bir şey değildir; diğer Müslümanlar arasında da mevcuttur.
4- Takiyye, Müslümanların canlarının korunmasını amaçladığı için, sadece kâfirlerin ve müşriklerin karşı sında değil, karşı konulamayan veya kendisi ile mücadele etme şartları oluşmayan her zalimin karşısında yararlanılacak
bir ilkedir.
5- İslâm toplumu üyelerinin anlaşma içinde olmaları hâlinde, Müslümanlar arasında takiyye için bir neden
kalmaz.

Kaynaklar

(1) İslâm Ansiklopedisi, İst. 1979, (2. bsm.) c. XI, sh. 679, (“Takiye” mad.)(2) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut, Dâru’l-İhya Yayını, c. XXXIV, sh. 45.(3) Â1-i İmrân sûresi: 28. Ayrıca, Nahl sûresi: 106 ve Mü’min sûresi: 28. (5) İmam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmu’I-Kur’ân, Kahire,1967, (3. bsm.) c. IV, sh. 57.(6) İmam-ı Serahsî, a.g.e., sh. 47-49



Yorum Gönder