Paşa! Paşa! Sen bu Devlet-i Aliyye’yi henüz tanımamışsın.

Kudret ve Azamet Yılları

Paşa! Paşa! Sen bu Devlet-i Aliyye’yi henüz tanımamışsın. Allah aşkına şuna inan. Bu devlet öyle bir devlettir ki eğer isterse o donanmanın bütün demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden ve yelkenlerini atlastan yapmakta asla güçlük çekmez. Hangi geminin gerekli alet ve yelkenini yetiştiremezsem gel bu minval üzere benden iste.
Sokollu Mehmed Paşa 

Kayı V - Kudret ve Azamet Yılları

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil hoca Osmanlı tarihini birincil kaynaklardan yazmaya devam ediyor. KAYI serisinin 5. kitabı olan Kayı V - Kudret ve Azamet Yılları ilk dört kitapla birlikte Timaş tarafından yayınlandı.
Tarih programları, konferansları ve eserlerindeki kendine has anlatım tarzı, üslubu ve farklı bakış açıları ile Osmanlı Tarihi’ni
herkese sevdiren Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, KAYI serisinin beşinci kitabı KAYI V: Kudret ve Azamet Yılları ile Osmanlı İmparatorluğu yazmaya devam ediyor. Elinizdeki eser, Kanuni Sultan Süleyman devrinin kapanması ile başlamakta; II. Selim, III. Murad, III. Mehmed’le devam ederek Sultan I. Ahmed devriyle nihayete ermektedir. 

Kudret ve Azamet Yılları- V

Çalışmada öncelikle Osmanlı Devleti’nde asırlardır devam eden siyasi geleneğin büyük değişimine şahitlik edeceksiniz. Kanuni döneminde Enderun’da yetişerek devletin bütün kademelerinde görev alıp sadarete kadar yükselen ve son iki yılında bu görevde bulunan büyük devlet adamı Sokollu Mehmed Paşa’nın yeni siyasi değişimin en büyük mimarı olduğu görülecektir. Artık seferlerde padişahlar değil, güçlü serdarlar görülmeye başlanacaktır. Aynı zamanda yirmi beş yıl fasılasız devam eden savaşlar, bütün dünyada görülmeye başlayan ekonomik zorluklar, paranın değerinin düşmesi, tımar sistemindeki aksamalar vs. büyük Celâlî fetretini beraberinde getirecektir.

Kıbrıs’ın Fethi, İnebahtı mağlubiyeti, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin vefatı, Selimiye Camii’nin inşası, İstanbul Rasathanesi’nin kurulması, Estergon’un fethi, Kanije’nin fethi, Celâlî İsyanları, Zitvatoruk Antlaşması, Sultanahmet Camii’nin açılması, padişahların ilim ve tasavvuf erbabı ile münasebetleri özellikle I. Ahmed ile Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin muhabbeti; bu eserde öne çıkan birçok başlıktan sadece birkaçı… Yine doyumsuz bir tarih ziyafeti sizleri bekliyor.



 Buradan Begenebilirsiniz

Osmanlı Faize nasıl bulaştı

Osmanlı Faize nasıl bulaştı ve günümüze yansımaları

19.yy.da Galata Bankerleri adıyla önem kazandılar. Devlet ilk dış borçları bu bankerler aracılığıyla Fransız bankalarından sağladı. Kırım savaşından sonra Osmanlı'nın uzun vadeli borç tahvilleri Avrupa borsalarında satışa girdi. Osmanlı çok yüksek faizlerle borç aldı. Anapara ve faiz ödemeleri için yine borç aldı. 1876'da borç ödemelerini durdurdu. Dış borç 200 milyon sterlin, anapara ve faiz ödemeleri yılda 11 milyon sterlindi. Alacaklılar kapıya dayanınca Osmanlı yönetimi Düyun-ı Umumiye'yi kabul etti.
Osmanlı iktisadının temelleri şeriattan destek buluyordu, ancak günlük ihtiyaçların değişmesiyle kuralların değişmesi veya katı bulunan kuralların delinmesi söz konusu oldu. Modernleşirken fıkıh umursanmadı, devlet için fetvalar formaliteydi. Sistem faize karşıydı ama uygulamada faiz işliyordu.





Osmanlı İmparatorluğu, İslami bir imparatorluktu. İslam'da faiz yasaklanmıştı, haramdı. Yasaklanmış bu faiz ve tefeciliğe riba deniyordu. Osmanlı'da kredi ilişkileri Avrupa'daki gibi gelişmedi, ama faiz gerçeği her zaman işlemeye devam etti. Para ve kredi işlerini sarraflar yürütüyordu. Gayrimüslimler bireylere ve devlete, hatta dış devletlere borç veriyordu.
İç piyasada ise para vakıfları yüzde 10 faizle tüketim kredisi veriyordu. Sarraflar19.yy.daki adi ile Galata Bankerleri bu işlerin oncüleri oldular.





Osmanlı’da kurulan Para Vakıflarındaki uygulama şöyleydi:
“Faiz konusunda, Şeriyye Sicilleri'n deki (devlet arşivi kayıtları) araştırmalara göre, yüzlerce kayıttan bir tespit var, X şahıs bankadan faizsiz! 100 lira para alır. Bir de bankadan 5 lira karşılığında sembolik olarak altın saat alır ve bu altın saati tekrar bankaya hibe(!) ederdi.”
Bugün canla başla Katılım Bankacılığına koşanların, “Faizsiz Bankacılık” adı altında yaptıkları tevilleri nerelerden bulduklarını daha iyi anlayabiliyoruz. (Katılım Bankaları ve Dolaylı Faizcilik konusunda günümüzde yapılmış yetkin bir çalışma bakınız: Ticaret ve Faiz, Prof.Dr.Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları )

Burada bahsettiğimiz ve açıkça Hile-i Şer’iyye olarak uygulanarak Faiz uygulamasına yasal bir kılıf geçiren bu uygulamanın ve Para vakıflarının MÜSİAD tarafından hararetle savunulduğunu görmek şaşırtıcı değil. MÜSİAD’ın resmi yayın organı “Çerçeve Dergisi”nin Ekim 2008 sayısında yayınlanan “Osmanlı Toplumuna Özgü Bir Finansman Modeli: Para Vakıfları” başlıklı, Doç. Dr. Tahsin Özcan’a ait makale’de aynen şu ifadeler yer alıyor:
 “Uygulamaya bakıldığında para vakıflarının işletilmesinde daha çok muamele-i şer’iyye denilen ve Çivizâde ile Birgivî tarafından faize açılan bir kapı olarak eleştirilen işlem şeklinin yaygın olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu işlemde doğrudan yasaklanmış olan ribâ işleminin neticesine birkaç alt işleme başvurmak; suretiyle dolaylı bir şekilde ulaşılmakta, dolayısıyla bir yandan borçlanma ihtiyacı karşılanmakta, diğer taraftan da esas maksadı verdiği ödünç yoluyla bir gelir elde etmek olan kişi, riba yasağı nedeniyle doğrudan ulaşamadığı sonuca dolaylı bir yoldan ulaşmaktadır.“

Evet . Açıkça Faizin dolaylı yolu olduğu ifade edilen bu uygulamanın yazar tarafından makale boyunca olumlanarak ballandıra ballandıra anlatılıyor olması durumun vehametini ortaya koyuyor.
En az cevabı kadar sorudaki yaratıcılıkla da dikkat çeken şöyle ilginç bir fetvası bulunan Şeyhülislâm Ebu Suud’un konuyla ilgili fetvası şöyle:
"Zeyd amr'dan bin akçe isteyüb, onun on bir üzerine bin akçe alub amr kaftanını çıkarub zeyd'e yüz akçeye satdım, dise zeyd dahi kabul edüb kaftanı bekr'e hibe idüb bekr dahi kaftanı amr'e hibe eylese bu tarıyk üzere muamele şer'iyye midir?  
el-cevâb: Şer'iyyedir.
Sûret-i mezkûrede olan ribh (ödünç verenin, ödünç alandan elde ettiği kâr.)
Rıbh ödüncün faizidir, İslâmda ödünç karşılığı alınan faiz) haramdır, dise ana nesne lâzım olur mu?
el-cevâb: Muamele-i sahiha olıcak haram dimemek gerek. ebu's-su'ud".

Özetle sadeleştirelim:
Bir kişi, Başka bir kişiden 1000 akçe borç istese 1000  akçeye bir kaftan ödünç verip bu kaftanı 100 akçeye sattım dese 100 akçeye satın aldığı kaftanı ödünç verene geri verse bu uygulama Dinen yasal mıdır?
Cevap: Evet yasaldır...
Umarim anlasilmistir sebep sonuc ve Osmanlidan gunumuze pekde degisen bir sey yok.
selam ve dualarla kaliniz.
Hakikatin sesi GTD



Anneler Babalar Cocuklarimizi koruyup kurtaralim BONZAi UYUSTURUCUnun yeni sekli

 ALIŞKANLIK YAPIYOR...TEK KULLANIMYETERLi KALAN ÖMÜR 3 YIL 

ÜLKEMİZDE TEHLİKENİN YENİ ADI : BONZAİ !  ÖLDÜRÜR

Bunlari okuyup bilgilenmezsek nasil onlem alacagiz

Başlığa bakıp minik Japon ağacı sanmayın. Bonzai şu anda Türkiye’nin başına musallat edilmiş büyük bir bela.İlkokula kadar inen,...

Bonzai herkese anlatılmalı. Ne olduğu, nasıl sonuçlar verdiği, vücudu nasıl tükettiği iyi bilinmeli” 

“Ailelerin çocukları yakından izlemesinde yarar var…”
Aslında tehlikeli sentetik uyuşturucu sayısı son aylarda ikiye çıkmış durumda.Bonzai gibi hızla yayılan yeni bir uyuşturucu var:
Adı Jamaica.

Gençler arasında bonzai ve Jamaica partileri veriliyor.Yani dağıtım ağı o kadar yaygın…



Tehlikeli olan ve ailelerin bilmesi gereken şu:
Bonzai ve Jamaica tek kullanımda bile alışkanlık yapabiliyor.Bu alışkanlık sonucu vücut çürüyor.Genç yaşta kalp krizinden ölenlere bakıldığında, yüzde 90′ının bonzai kullandığı görülüyor…
Türkiye’de gençler son 4 yıldır Bonzai kuşatması altında.Öyle ki, internette bonzai üzerine yazılmış şarkılara, sipariş verebilmek için telefon numaralarına dahi ulaşabiliyorsunuz. Polis ardı ardına operasyonlar
yapıyor. Özellikle İstanbul’da…
Gençler bonzai ile “kafa” yapıp eğlendiklerini, oyun oynadıklarını zannediyor.

Ama hayatlarının kumarını oynuyorlar.Çünkü bonzai tuzağına düşenler
kurtulamıyor.Bu kumara katılanların ömrü en fazla 3 yıl…




TEK KULLANIMDA BİLE ALIŞKANLIK YAPIYOR... KALAN ÖMÜR 3 YIL ...


Kimileri için bonzai, sadece ev ve iş yerlerini süsleyen masum bir bitki.

Ayasofya hikayeleri Bir fakir kulun gozu ile izlenimlerim.

Ayasofya Müzesi'nin yeniden camiye dönüştürülmesi 

Bu yazi siyasi bir haberden ziyade Hikaye niteligindedir okuyalim bilgimizi tazeliyelim Benim cok sevdigim bir yapi oldugundan buraya karsi ayri bir ilgim var Selam ve Dua ile Yasayiniz.
Ayasoyfa'nın camiye dönüştürülmesi kampanyasına eleştirel gözle bakan çevrelerin ise bu talepleri Türkiye'nin laik anayasasına yönelik saldırıların bir parçası olarak değerlendirdiklerini kaydediyor.
İstanbul'un en popüler turist mekanı olan eski Bizans kilisesi ve Osmanlı camii Ayasofya'nın müze statüsünün değiştirilmesi talebi hükümetin İslamcı bir gündemi hayata geçirdiği eleştirilerini bir kez daha alevlendiriyor
Bizans İmparatoru Jüstinyen'in emriyle inşa edilen ve adı Yunanca 'Kutsal Bilgelik' anlamına gelen Ayasofya, kuruluşundan sonraki 1000 yıl süresince dünyanın en büyük kapalı mekanıydı.
Geçen sene  (2013) 3 milyon 3 yüz bin turistin ziyaret ettiği Ayasofya'nın Türkiye'nin laik sistemi adına güçlü bir reklam vazifesi gördüğünü bildiriyor.
537 yılında kilise olarak inşa edilen Ayasofya, Osmanlıların İstanbul'u ele geçirmesi ardından camiye dönüştürülmüş ve 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla ibadete kapatılarak varlığını bir müze olarak sürdürmüştü.


Hikayelere gecmeden once Yapiyi taniyalim

Bizans hukumdari buyuk Konstantin olurken ogluna gorkemli bir ibadethane yapmasi icin vasiyette bulunmustu. Sehrin tam orta yerine tahtadan insa edilmisti kilise. 
12 Mayis 360 da acilan bu ibadethaneye Bizanslar "Buyuk Kilise" adini vermislerdi. 
Fazla uzun surmeyen bu gorkem bir yangin gecirip harabeye donmesi ile yerini huzne birakiverir. Tekrar 415 de . Theodosius tarafindan onarilipibatede acilmasi da pek uzun surmez. Bu sefer "Kutsal Bilgelik" anlamina gelen "Hagia Sophia" ismi verilir ona. Yine kaderinde yok olmak vardir ama o mutlaka ayakta kalabilmek, Osmanliyi beklemek icin direnir. 

1935 yılından bu yana müze olarak gezilen Ayasofya, Bizans'a tanıklık yapıp

Osmanlı'yı yaşayan ender ve abidevi yapılardan biri olarak yıl boyunca her

ülkeden gelen turistler tarafından ziyaret ediliyor. Zamana meydan okuyan
dev yapıda, iklim koşulları, yer sarsıntıları gibi etkilerle oluşan tahribat
günümüzde titiz ve itinalı bir restorasyon çalışması ile giderilmeye
çalışılıyor.

Yapımına 532 de başlanan Ayasofya'nın malzemesi için Efes'teki Diana
tapınağındaki kırmızı porfir sütunlardan sekiz adet getirilip yapıda
kullanılırken, Dünyanın sayılı mermer ocaklarından da malzemeler taşınmış.
Özellikle Eğriboz Adasından açık yeşil, Cezayir'den sarı renkli, Siga'dan
damarlı pembe, Güneybatı Anadolu'dan beyaz kırmızı mermerler taşınarak
kullanılmış. Günde bin usta on bin amelenin çalışması ile 5 yıl, 11 ay 10
gün süren inşaat tamamlanmış. Ayasofya çeşitli dönemlerdebüyük tehlikelerle
karşılaşmış ve yapı takviyesi, onarım görmüş.

55,60 metre yüksekliğinde ve ortalama 31,36 metre çapındaki devrin mucizesi
olarak nitelendirilen kubbesi 1,1 metre genişliğinde 40 kaburgaya dayanmış.
Yapının ağırlığını 40 tanesi aşağıda 67 tanesi yukarıda olmak üzere 107
sütun taşırken, açılan 40 pencere ile yapının bol ışık alması sağlanmış.

Hem Hıristiyanlarca, hem de Müslümanlarca benimsenen ibadet yerlerinin en
ünlüsü.


Fatih Sultan Mehmet istanbul'u alir.   

Yil 1453, 29 Mayis Sali gunu Fatih Sultan Mehmet istanbul'u alir. Fethettigi sehrin en gorkemli ibadethanesinde ilk namazini kilmak uzere Ayasofya'nin onune gelir. 
Kapinin onunde beyaz atindan iner ve arkasindakilerle birlikte kapidan iceri girer. 
iste o anda mekanin hasiyetinden inanilmaz bir hu$uya kapilir ve hemen secdeye kapanir. Daha sonraki gunde ilk Cuma namazini burada kilar.Cunku Osmanli fethettigi sehirlere girdigi zaman sehrin en buyuk kilisesinde ilk namazini kilar ve 
orayi camiye cevirir digerlerine hic dokunmazdi. Ayasofya'nin da camiye cevrilip ibadete acilmasi icin ferman buyurur. 

Fatih Sultan Mehmet ibadethaneye oylesine hayran kalir ki buraya yuklu bir bedel odeyerek tapusunu uzerine gecirir ve bir vakif kurarak burayi vakfeder. Ve Ayasofya'nin kiyamete kadar ibadethane olmasi icinde bir de vasiyet birakir. 
Yapiya 4 minare ilave edilerek islami huviyete burundurulur. 16 yy Mimar Sinan binaya payandalar ekleyerek yapiyi saglamlastirir ve gunumuze kadar ayakta kalmasini saglar. Aslinda Bizans eserlerinin aksine battal bir govdeye sahip olan Ayasofya, ic alemindeki zarafet ile kendini mahcup bir sekilde ic alemline surukler. 100 ustanin emrinde 10.000 isci calisarak 6 yilda tamamlanan ibadethaneye daha sonra minare, minber, mihrap eklenerek camiye cevrilir. icinde Allah, Muhammet, Ebu- Bekir, Omer, Osman, Ali, Hasan, Huseyin levhalari asilmistir. Kubbesinde ise unlu Turk hattati Kazasker Mustafa izzet Efendi'nin Kurandan sureleri yer alir. 
Daha sonra Sokullu Mehmet Pasa kubbeye buyuk bir Alem kondurarak dis gorunusunu islami bir huviyete sokar. IV. Murat han yaptirdigi mermer mahfiler 
minber ve tas kursu ise gorulesi, seyredilesi bir sanat eseridir. 


Ayasofya hikayeleri   (mucizeler)

Justinyanus'un karısı İmparatoriçe Thedora,


güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen çok günahkâr bir kadındı. Ölünce

yılanların kendisini yiyeceklerinden çok korkuyordu. Bu nedenle kurşun bir
lahit yaptırdı ve kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini emretti.
Ancak efsaneye göre iki yılan, lahitte delikler açarak içeri girdiler ve
cesedi yediler. Şimdi Ayasofya'nın giriş kapısı üzerinde görülen delikler
yılanların açtığı delikler olarak kabul edilir.


Terler Direk


Ayasofya'nın kuzey batısında, dört köşeli beyaz mermerden oluşan bu direkte

yaz ve kış aylarında durmaksızın terleme özelliği dikkat çekiyor. Bu nedenle
yüz yıllar boyunca "Terler Direk" adı ile anılıyor. Günümüzde de insan boyu
hizasında bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana,
milyonlarca ziyaretçinin parmağını değdirmesi ile genişlemiş kocaman delik
büyük ilgi görüyor. Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans'ın, hem Osmanlının
inandığı bu direğe "Uğurlu Direk", Ağlayan Direk", "Terleyen Direk",
"Hızır'ın parmağını soktuğu direk" gibi isimler yakıştırılmış.
Bir dönem Ayasofya Müze Müdürlüğü görevi yapmış olan Sayın Erdem Yücel'in

"Ayasofya'nın İslam İnanışları" adlı çalışmasında belirtildiği gibi, bu

ilginç konu bilim yönünden incelendiğinde, gözenekli bir taştan yapılan
sütun, zemindeki rutubeti kolaylıkla emmekte sonra da dışarıya kusmaktadır.
Bu sebeple, hem Hiristiyanlar'ca hem de Müslümanlar'ca bu mermer sütun
kutsal olarak tanınıyor. Ayrıca Ya Vedut Sultan'ın yürekler yakan "ahı"nın
ateşinden bu sütunun terlediği de anlatılıyor.
Evliya Çelebi'nin belirttiği göre Hz. Muhammed'in tükürüğü ile yapılan harç,
Mekke toprağı, zemzem suyu ile burada yapılmış, onun neminden ötürü de sütun sürekli terlemeye başlamış. Kutsal sayılıp ziyaretçilerin dilek için uzun
sıralar oluşturduğu delik yanına gelenler sağ baş parmaklarını deliğe sokup
merkez noktasından saat ibresi yönünde tam bir tur yapacak şekilde daireyi
tamamlama sırasında dileklerini içlerinden geçiriyorlar. Bu sırada baş
parmakta nem hissedilirse dileğin tutacağına inanılıyor. Terler Direğin
dilek deliği günümüzde öylesine ün kazanmış ki Ayasofya'yı ziyaret eden
turist grupları dilekte bulunmadan müzeden ayrılmıyorlar. 



Ayrıca politik müze özellikli 

Ayasofya'ya gelen bir çok devlet adamı da "Terler Direk" de
dilekte bulunuyor. Fransız Devlet Başkanı Mitterand, Bush, Turgut Özal,
Micotakis Yakovas, Şah İsmail, İspanya Kralı Juan Carlos dilekte bulunanlar
arasında yer alıyorlar. (İstanbul'u ziyaret eden Kral Carlos, dilek taşında
parmağı ıslanırsa dileğin gerçekleşeceğini öğrenince deliğe parmağını
sokmadan önce ıslatarak yaptığı hile ile gazetelere konu olmuştu).





Kuyudaki şifalı su


Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu var. Eskiden bu kuyu
kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç
cumartesi art arda aç karnına buraya gelir, sabah namazını kılar ve bu sudan
içerlerdi.



Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde
yaklaşık 50 santim çapında, demir bir kapak var. 7 metrelik bir çubuk
sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hâlâ mevcut, tadı tatlımsı ve
mineralli.
Bu suyun ne tür bir bir bileşim taşıdığının, incelenmesi gerekir.
Yüzyıllardır orada durduğuna göre acaba bozulmuş mudur? Sonra niçin kalp
hastalığına iyi geliyor? Bu da düşündürüyor. Yoksa suyun bir özelliği mi
var? Bu soruların cevaplarını, devletin yetkili kurumlarına bırakıyoruz.
Geçenlerde bilim dünyası çikolatanın içinde bulunan bir maddenin hormonal
etki yaptığını açıkladı. Ama bu etki özellikle, aşk yüzünden kalbi
kırılanların üzerinde görülüyormuş. Demek ki, bu madde,beyinde aşırı üzüntü
yaratan merkezi etkiliyor. Ayasofya' daki kuyunun şifalı suyunun da böyle
bir özelliği neden olmasın!
Tabuta dokunursanız, Ayasofya yıkılır
Ayasofya'nın orta kıble kapısı üzerinde bir tabut var. Sarı pirinçten
yapılmış bu tabutta Kraliçe Sofya yatıyor.



Yalnız bir tehlike var, "Bu tabuta sakın dokunmayın" deniyor. Çünkü tabuta
el sürülürse büyük bir gürültü başlıyor ve tüm bina sallanmaya başlıyormuş.
Kubbenin dört tarafında birer melek resmi var. Bunlar Cebrail, Mikail,
İsrafil ve Azrail'dir. Bu melekler kanatlarını açmış bir biçimde
çizilmişler. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman
saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor.
İnananlar, tabut ile bu melekler arasında bir ilişki kuruyorlar... Tabutun
koruyuculuğunu da üstlenen melekler, ona dokunulmasına izin vermiyorlarmış.





Esrarengiz kapılar

Ayasofya'nın güney tarafında ufak ve dar bir koridorun ucunda örülmüş bir
kapı var. Buna "açılmaz kapı" deniyor. Anlatılanlara göre Fatih Sultan
Mehmet İstanbul'a girdiğinde Rum Ortodoks Patriği yanındakilerle bu kapının
önünde dua ediyormuş.
Osmanlı ordusu kiliseye girince, Patrik bu kapıdan kaçıp kaybolmuş ve kapı
bir daha açılmamış. Her paskalyada bu kapının önünde" kırmızı yumurta
kabukları" ortaya çıkarmış...
Bir de "Kapanmaz Kapı" miti var. Fetih günü, Fatih'in ordusundan biri bu
kapıya öyle bir vuruş vurmuş ki, kapı yere gömülmüş ve bir daha asla
açılmamış...
Pençe nişanı
Binanın güneydoğusundaki kubbeyi tutan fil ayağının bir yüzünde 6 metre
yükseklikte ele benzeyen bir iz var. Kuşaktan kuşağa anlatılanlara göre,
fetih günü, Fatih Sultan Mehmet'in atı ürkmüş, Sultan eliyle bu kemere
tutunmuş. Atı ise sütunun kaidesini zedelemiş. Buraya kadar bir şey yok. Ama
pençe izinin yerden 6 metre yükseklikte olduğu ve bu yüksekliğe, hiçbir atın
erişemeyeceği düşünülürse, olayın esrarı bir anda ortaya çıkıveriyor.





Gizli ayin

Bir başka olay Kanuni Sultan Süleyman döneminden. Gece bir derviş grubu
camiye ibadet etmek için geliyormuş. Uzaktan Ayasofya' nın bütün ışıklarının
yandığını görmüşler, içeriden ilahi sesleri geliyormuş.
Dervişler korkup içeri girmemişler, olay padişaha iletilmiş. Kanuni
adamlarıyla bizzat gelmiş ve dışarıdan olayı aynen görmüş. Sonra içeri
girilmesini emretmiş ama içeri girenler kimseyi bulamamışlar. Her yer
kapkaranlıkmış. Bu da Ayasofya'nın, halk deyişiyle, pek tekin bir yer
olmadığına işaret eden bir efsane...



ayasofyanın mucizelerinin sonu gelmiyor...
Büyük kıble kapısının kanatlarının Nuh'un gemisinin tahtalarından yapıldığı
bir diğer inanç. Eskiden deniz seferine çıkılmadan önce, yolcular bu kapıya
gelir, dua eder ve Hz. Nuh'tan yardım dilerlermiş...
Ayasofya'nın hikâyesi bundan ibaret değil. Birçok defa yıkılıp, sonra
yeniden yapılan bu güzel yapının tarihi, insanoğlunun Dünya'daki serüveninin
küçük bir parçası sanki...


Maketini arılar yaptı



Ayasofya birçok kereler yapıldı ve yıkıldı. En son yıkılışı da Bizans

tarihinde geçen Nika isyanı sırasında oldu. M.S. 532 yılındaki bu isyan
sırasında Ayasofya tamamen yandı.
Bizans İmparatoru Justinyanus kiliseyi yeniden yaptırmaya karar verdi.
Yapacak mimarı bir türlü bulamadı. O günlerde çok ilginç bir olay oldu. Bir
dini ayin sırasında elindeki kutsal ekmekçiği bir arı kapıp kaçtı. İmparator
arının saklandığı peteği bulup getirene ödüller vaat etti. Sonunda birisi
bulup getirdi. Hayretle gördüler ki, petek mabet maketi şeklindeydi. Mabedin
mihrap yerinde de kutsal ekmek duruyordu.

Beyazlı delikanlının getirdiği altın



Sonra yapım başladı. Sıra kubbeye geldiğinde para bitmişti ve durmak zorunda

kaldılar. İşte tam bu sırada, beyazlar giymiş bir delikanlı ortaya çıktı.
Beraberinde çuvallarla yüklü katırlar da getirmişti. Delikanlıyı, İmparator
Justinyanus'un huzuruna çıkardılar. İmparator çuvalların içindeki altını
görünce, şaşkınlığını gizleyemedi.
Justinyanus buna çok sevindi. Olayı yakınlarına anlattı. Fakat tılsım
bozuldu. Beyazlı delikanlı bir daha görünmedi


Mimar kaçıyor


Duvarlar kubbe seviyesine gelince bu defa, mimarbaşı ortadan yok oldu.

Roma'ya kaçtığını öğrendiler. 7 yıl sonra mimar, Roma'daki işini de yarım
bırakıp tekrar İstanbul'a döndü. İmparator, mimarbaşını görünce çok kızdı.
Fakat mimarbaşı ona şöyle dedi:
"Bu koca yapının temelinin çok sağlam olması gerekir, eğer kalsaydım acele
ettirecektiniz ve yapının sağlamlığı tehlikeye düşecekti."
Ayasofya'nın yapımı, 40 yıl sürdü. Büyük kubbenin üzerine altın bir haç
takıldı. Bu haç o zamanlar öyle parlaktı ki, güneş vurunca, ışığı
Alemdağ'dan,hatta Istranca Dağlanrından dahi görülüyordu.



Evliya Celebi "Seyahatname" sinde unutkan olanlarin bu kubbe altina gelip Altintopun altinda 7 kere namaz kilip dua ettiklerini ve 7 adet siyah uzum yiyerek sifa bulduklarindan bahseder. 

Aksemseddin Hazretlerinin ilk ders verdigi yer olan "Serin Pencere" ve bu pencereden soguk soguk esen ruzgarin ilahiyat tahsil edecek talebelerde zihin acikligina sebep oldugu sebebi ile buraya gelip zihin acikligi icin Allah'a dua ettikleri soylenir. 

Ayasofya'nin Guney Kapisindaki dehlizde bulunan bir oyuk ise Hz isa'nin besigidir diye soylenir. Hasta olan cocuklar buraya yatirilip iyilesmeleri icinAllah'tan sifa dilenirmis. 

Yazim burda sonlaniyor ukuyan kardeslerimden ALLAHcc razi olsun biraz duzeltmeler yaptim birazini internetden toparladim Sizleri ALLAHcc icin cok seviyorum.