Avrupa ya neden gittik Türk & Osmanlı

Uzun yıllar Türkler Avrupa ya neden gitti?

Değişik ülkelerden bir kaç izlenim 


Türklerle kaynaşan Fransızlar, Türklerin merhameti, iyi yürekliliği, askerlerin kanaatkârlığı etkilemiş, Fransızlar ayrıca Türk yemeklerini sevmişler ve Avrupa’da Türklerin iftiraya uğradıklarını itiraf etmişlerdir.Bu hayranlık bazen o kadar yükselir ki –Keşiş Mişon’un yazılarında açığa çıktığı gibi- tek başına minare bile bir Avrupalı seyyahı mest etmeye yeter: “Hristiyanlık adına onu kıskanırım. Güzel olan yalnızca minaredir.

O ne kusursuz bir tasarımdır.Sarıklı müezzinin belli saatlerde ibadet çağrısını yapabildiği balkonlarla taçlandırılmış ince uzun, beyaz kargıların, yine öyle kusursuz, büyülü mavi bir göğe yükselerek, bizim İngiliz güneşinin iki katı büyüklüğünde ve sıcaklığındaki güneşe öyle bir uzanışı vardır ki güzelliklerini son derece benzersiz kılar ve cazibeleri başka bir ortama nakledilemez ve kelimelerle anlatması zordur.”

Yavuz Sultan Selim Hanın vefatı ile, yerine oğlu Şehzade Süleyman hükümdar oldu. Devlet işlerini kanunlara bağlamakla işe başladı. Avrupa devletleri arasındaki güçsüzlerin ezilmesini önlemek için yollara düştü. 1521’de Macar toprağı olan Belgrad’a ilk seferi yaptı. 1526’da Mohaç ovasında, Macaristan’ı yutmak isteyen Avusturyalılarla yapılan savaşta zafer kazanıldı. Mohaç’ı müteakip Buda şehrine geçildi. Buda yani Budin şehrinin ileri gelenleri, Osmanlıların davranışlarından o kadar memnun oldular ki, Kanuni’yi karşılamak için kilometrelerce yol geldiler ve “Hoş geldiniz” dediler. Kanuni onları ferahlatacak sözler söyledi. Buda ile Peşte şehirleri arasında, genişliği 1000 m olan Tuna nehri akar... Budalılar Peşte’ye geçmekte çok zorlandıklarını söyleyip, kendilerine yardım edilmesini istediler.

Türkiye’nin Macaristan’la ilişkileri çok eski tarihlere dayanıyor çünkü Macaristan toprakları 1526 – 1718 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaydı. Kanuni Sultan Süleyman’ın sadece iki saat süren Mohaç zaferiyle Osmanlı hakimiyeti altına giren ülke, 1718 yılında imzalanan Pasarofça antlaşması ile Osmanlı’nın elinden çıkmış.

Kanuni, Tuna üzerine, bir haftada güzel bir köprü kurdurdu. Budalılar artık çok rahatlamıştı. Kolayca karşıya geçmeye inanamıyorlardı. Bu arada Avusturya casusları, bazı Budinlileri kandırarak, mahallelerini sokaklarını kundaklayarak yangınlar çıkarttılar. Sultanın yanındaki Sadrazam İbrahim Paşa bizzat nezaret ederek, yangınları kısa sürede söndürttü. Çünkü Osmanlıda bir yerde yangın çıktığında, Sadrazamın olay yerine gitmesi ve söndürme işlerini idare etmesi kanundu. Macarlar bu gelenleri çok sevdiler. Bir gün duydular ki, ertesi gün Müslümanların Kurban Bayramıdır. Çok merak ediyorlardı. Acaba nasıl kutlanacaktı.
Ertesi gün topluca bayram namazını kılanlardan binlerce insan tebrikleşip, yüzlerce hayvan kestiler. Yazık değil mi bu kadar hayvanı kestiler diye Macarlar acıyordu. Sonra sorup öğrendiler ki, bu kurban edilen hayvanların etleri, fakirlere dağıtılıyordu. Ve Macar fakirlerine de veriliyordu. Macar halkı yine şaşırmıştı. Bu gelenler nasıl işgalciydi? Kendi adamlarının yaktıkları evlerinin ateşini Türkler söndürüyordu. Kendi dinlerinin icabı kestikleri kurbanları, Macar fakirlerine de veriyorlardı. Halbuki kendi Derebeyi ve Kontları, fakirlerden aldıkları vergilerle keyif sürerken, fakirlere dönüp bakmıyor, bir lokma vermiyordu. Yerli halk kısa sürede Türklerle kaynaştı. Onların giyim kuşamlarını benimsedi. Dillerini de sevdiler.

Türkler 140 senelik beraberlikten sonra 1686’da Macaristan’dan çekildi.
Şu anda Macar konuşma dilinde, günlük hayatta 300’den fazla Türkçe kelime kullanılır. Sade başkent Budapeşte’de, ismi Török yani Türk olan bine yakın cadde ve sokak var.
Demek ki Türkler Avrupa’ya emperyalist emellerle gitmedi. 

On yedinci yüzyıl: Avrupa’da Lâle Devri

Osmanlı elçi heyetinin ziyaretleri Avrupa’da hep büyük alâka uyandırmıştır. Ziyaretlerin yansımaları kültür ve sanatta kendini çabuk gösterir. 1607’de Fransa’ya giden Osmanlı elçi heyetinin Paris’in güneyindeki Fontainebleau’yu ziyareti merakla takip edilmiş ve birkaç yıl sonra oynanan “Balet de Monseigneur le duc de Vendosme” adlı balede Türk kıyafeti giymiş müzisyenler yer almıştır. 1665 yılında Viyana’ya gönderilen ve aralarında Evliya Çelebi’nin de yer aldığı sanılan Kara Mehmed Ağa’nın elçilik heyeti ise, daha çok müzik sahasında tesirli olur. Heyetle birlikte giden mehter takımının Viyana’da yaptığı gösteriler, bu müziğin Avrupa’da tanınmasını sağlamıştır.


Nitekim bu tanışmadan sonra Mozart gibi usta besteciler zaman zaman mehter müziğinin melodilerini kullanacaklardır. 1669’da XIV. Louis’ye gönderilen elçi Süleyman Ağa’nın ziyareti daha fazla ilgi uyandırmış, bundan sonra düzenlenen maskeli balolarda Türk elbiseleri giyme modası yerleşmiştir. Dönemin ünlü oyun yazarı Molière, “Le Bourgeois Gentilhomme” adlı oyununa Türk töreni eklemiş; 1702’de sahnelenen bu temsilde Türk kıyafetinde oyuncular yer almıştır. André Campra da ‘L’Europe Galante’ adlı opera-balesinde bir perdeyi Türklere ayırmıştır.

Osmanlı elçisi Süleyman Ağa aynı zamanda Paris’te kahve içme âdetine örnek olmuş, bu yeni âdet soylular arasında moda olmuştur. Fransa’ya yerleşen Rum ve Ermeniler, Osmanlıların kahve pişirme ve kahvehane adabını Fransızlara öğretir. Pascal adında bir Ermeni’nin de Paris’te ilk kahveci dükkanını açtığı bilinmektedir. Menşei Etiyopya olan kahve önce Yemen’de yayılmış, 15. yy ortalarında Hicaz ve Mısır’a gelmiş, sonra hacılar aracılığıyla Türklere kadar ulaşmıştır. Kahve 17. yüzyıldan itibaren de Avrupa’da kullanılmaya başlanmıştır.
1615 dolaylarında kahvenin Venedik’e ulaştığı ve ilk kahvehanenin 1630’da burada açıldığı söylenir.

Avusturya ise Osmanlı ile yaptığı harplerde düşen esirlerinden ‘Türkentrank’, yani Türk içeceği dedikleri bu ‘sıcak siyah su’yu duymuştu. Bu esirler arasından serbest bırakılan askerî tarihçi Graf Luigi Ferdinando Marsigli (1658-1730) ‘Bevanda Asiatica’ adında kurduğu bir şirketle kahve ticaretine girecektir.

Osmanli ve Türkler Avrupa’ya emperyalist emellerle gitmedi. Onlara huzur götürdüler.

İncil Tevrat ve Zebur Bütün Semavî Kitaplar Hz. Muhammed (asv)’i Müjdeliyor.

  Hz. Muhammed (asv):Allah’ın elçisidir.

Ahir zaman Nebisidir.

İnsanlara ve cinlere imamdır.

Hâtemü’l-Enbiya’dır/Peygamberlerin sonuncusudur..
Ne acayiptir ki, bizler bu sözlerin doğruluğuna semavi kitapları delil yaparken, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar kendi kitaplarından habersiz olarak Hz. Muhammedi (asv) inkar etmektedirler.
Bizler burada, İncil’i, Tevrat’ı ve Zebur’u delil yaparak iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edeceğiz ki, o semavi kitaplar Hz. Muhammed (asv)’den haber veriyor ve O’nun geleceğini müjdeliyor.
Bu bölümü hazırlamaktaki maksadımız; memleketimizde ve diğer İslam memleketlerinde sürdürülen misyonerlik faaliyetlerine bir set çekmek; Müslümanların eline, Hristiyan ve Yahudilere karşı bir delil vermek ve Peygamberimiz (asm)’ın semavi kitaplarda dahi müjdelendiğini ispat ederek Müslümanların imanının artmasına vesile olmak ve kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanları da artık insaf ile hakkı görmeye çağırıp onları İslama davet etmektir.
Şimdi Ehl-i kitabın, Hz. Muhammed (asv)’ın peygamberliğini bildiklerini, hatta O’nu kendi evlatları gibi tanıdıklarını beyan eden Kur’an ayetlerinden bir kısmının kısaca izahına geçiyoruz:
1. “Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu (Hz. Muhammed’i) evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Hal böyleyken içlerinden bir kısmı bile bile hakkı gizlerler.” (Bakara, 2/146)
Bu ayet-i kerime, Peygamberimiz (asm)’in vasıflarının İncil, Tevrat ve Zebur’da zikredildiğini ve Ehl-i kitabın alimlerinin, öz oğullarını tanıdıkları gibi Resulullah (asm)’ı tanıdıklarını haber vermektedir.
Hz. Ömer (ra), önceleri Yahudi alimi iken Müslüman olarak İslam’la şereflenen Abdullah İbn-i Selam’a bu ayetin manasını sorduğunda İbn-i Selam şöyle cevap vermiştir:
“Ben Hz. Muhammed’i oğlumdan daha iyi tanıyorum. Çünkü Allah Teâlâ O’nu bize, sıfatlarıyla kitabımız olan Tevrat’ta bildirmiştir. Allah asla yalan söylemez. Amma oğlumun annesi hainlik etmiş olabilir. Kadınların ne yaptığını bilmem, fakat Tevrat’ın haber verdiğinden asla şüphe etmem.”[1]
2. “Artık sana bu ilim geldikten sonra kim onun hakkında seninle çekişirse, de ki, gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım ve hep beraber dua ve niyaz edelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.” (Al-i İmran, 3/61)
Bu ayetin iniş sebebi şu hadisedir; Peygamberimiz (asm) Necran Hristiyanlarından bir gruba delilleri okuduktan sonra, onlar yine de batıl inançlarında ısrar edince, Efendimiz (asm) onlara:
“Şüphesiz Allah, bu delilleri kabul etmediğiniz takdirde sizinle lanetleşerek beddua etmemi istedi.”
buyurdu. Efendimiz (asm)’in bu meydan okumasına karşı, Hristiyanlar lanetleşmeden kaçarak cizye vermeyi kabul ettiler.[2]  İşte bu olay Peygamberimiz (asm)’in doğruluğuna iki yönden delildir.
  1. Efendimiz (asm) onları, lanetleşme sonunda üzerlerine inecek azap ile korkutmuştur. Eğer Necran Hristiyanları bunu kabul ederek karşılıklı lanetleşmeye kalksalardı ve neticesinde onlara bir azap gelmeseydi, bu, Efendimiz (asm)’ın kendi yalanını ortaya çıkarması  demek olurdu ki, insanların en akıllısı olan Hz. Muhammed (asv) gibi bir zatın -haşa- kendi yalanını ortaya çıkaracak bir işe teşebbüs etmeyeceği herkesçe bilinen bir gerçektir. Demek, Hz. Muhammed (asv) azabı indirecek zata son derece güvenmektedir ki, böyle bir meydan okumaya kalkışmıştır. Bu da ancak O’nun Allah’ın Resulü olmasıyla izah edilebilir. 
  2. Necran Hristiyanları bu hadise sonunda  lanetleşmekten kaçarak cizye ödemeyi kabul etmişlerdir. Tevrat ve İncili çok iyi bilen bu kişilerin, Efendimiz (asm) ile lanetleşmeye girişememeleri, ancak ve ancak Hz. Muhammed (asv)’ın ahir zaman peygamberi olduğunu kati bir şekilde bilmelerindendir. Sırf bir peygamberin lanetini almamak için cizye vermeyi kabul ederek lanetleşmeden kaçmışlardır. Demek, Ehl-i kitap, Peygamberimiz (asm)’ın risaletini kendi kitaplarından okuyarak öğrenmişlerdi.
Tefsirini yaptığımız bu iki ayet gibi onlarca Kur’an ayeti haber vermektedir ki, Ehl-i kitap, Peygamberimiz (asm)’ın risaletini bilmektedir. Ancak bizim bu çalışmamızdaki amacımız; Ehl-i kitabın Efendimiz (asm)’ın peygamberliğini bildiğini, Kur’an’ın ayetleriyle değil, İncil, Tevrat ve Zebur’un ayetleriyle ispat etmek olduğundan; meselemize delil olan Kur’an ayetlerinin izahına girmeyeceğiz. Yalnız bu konudaki bir kısım Kur’an ayetlerinin sadece mealini naklederek İncilin Efendimiz (asm)’dan haber veren ayetlerine geçeceğiz.

“Ey kitap ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bildiğiniz halde gerçeği gizliyorsunuz.” (Al-i İmran, 3/71)
“Kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki, O Kur’an hiç şüphesiz Rabbinden hak olarak indirilmiştir.”(En’am, 6/114)
“Ne zaman ki Yahudilere bildikleri Kur’an geldi, hemen onu inkar ettiler. Allah’ın laneti kafirlerin üzerindedir.”(Bakara, 2/89)
“Eğer sana indirdiğimizden şüphe içinde isen senden önce kitap okuyanlara sor.”(Yunus, 10/94)
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunan Tevrat’ı tasdik edici bir elçi (Hz. Muhammed) geldiğinde, kendilerine kitap verilen o kimselerden bir grup sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını sırtlarının arkalarına attılar (terk ettiler).”(Bakara, 2/101)
“Ey Ehl-i kitap! Gerçeğe şahitlik yaptığınız halde niçin Allah’ın ayetlerini yalanlıyorsunuz?” (Al-i İmran, 3/70)
“Bir vakit Meryem oğlu İsa şöyle dedi; Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed adındaki bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim. Fakat O, kendilerine apaçık deliller getirince; ‘Bu apaçık bir büyüdür.’ dediler.”(Saff, 61/6)



Osmanlıdan Yiğitlik Destanlari

 Genç Osman yiğitlere serdar oldu

17. Yüzyılın başlarında Osmanlılar eski günlerini özler ve nispeten toparlanmaya başlarlar. 4. Murat gayretli bir sultandır, kanserleşmeye başlayan İran meselesine çekinmeden neşter atar. Tahta oturur oturmaz ardımızdan vuran, kuyumuzu kazan Safevîlerle hesaplaşmaya bakar. Tez günde orduyu derler toparlar yola çıkar. Sadece Revan’ı almakla kalmaz (1635), Ahıska’yı da Acemlerin elinden kurtarır, yörede sükuneti sağlar. Ancak Acemler yüz yüze çarpışmaz, hançerlerini sırtımıza saplarlar. Padişah İstanbul’a döner dönmez, Bağdat’a girer, halkı kırıp geçirir, mukaddes mekânlara saldırırlar. Âdeta Hülagu’nun yaptığını yapar, Moğolları aratmaz olurlar. 
Sultan Murat, derhal Harp Divanı’nın toplar ve Bağdat Seferi için tedbir sorar. Vezirler “sadece yeniçeri ve sipahilerle kalmayalım” der, gönüllülerin de katılmasını arzularlar.
Sağa sola ulaklar koşar, tellallar davul vurur “duyduk duymadık demeyin” diye haykırırlar: “Bu sefere gönüllüler dahi katılaaa!”
Bu çağrı büyük bir yankı bulur, mücahitler adlarını yazdırabilmek için kuyruk olurlar ancaaak...
Ancak talep ekseri gençlerden gelir, daha yüzünde ustura dolanmamış tüysüzler ocaklara doluşurlar. 


Bıyık tarak

Vaziyet Asitaneye bildirilince tellallar sultanın ikinci emrini duyururlar. “Cengaver dediğin bıyık burmalı, bıyığının üstünde tarak durmalı!”
Öyle ya savaş ciddi bir iştir ve Murat Han en doğrusunu yapar.
O günlerde Genç Osman henüz 15-16 yaşındadır, Bağdat’ta yapılan katliamları duyunca yemekten içmekten kesilir, uykuları dağıtır. Din kardeşleri kırılırken bana ne diyemez ki, Türk olmak kolay mıdır? Henüz üç aylık evlidir, hanım hanımcık bir hatuncağızı, nur yüzlü bir anası vardır. Evet onların maişetini temin için çalışır ama kendisi olmasa da çorbanın kaynayacağına inanır. Rızık elbette ve muhakkak Allah-ü teâlâdandır.
Gel gelelim bu tarak bıyık işine fena takılır. Aynanın karşısında ayva tüylerini andıran bıyıklarını bakınca yüreği daralır, doğrusu bıyıkları omuzlarına uzanan yeniçerilerin yanında siması çocuk gibi kalır. İyi ama cengaverlik kılla tüyle olmaz ki o da bir hamlede sadak boşaltır, kılıcını saçı sakalı ağarmış zabitlerden daha hızlı kullanır. Nitekim ağzını yüzünü poşularla örtüp karargaha girer ve adını yazdırır. 

Kimdir bre!

Sultan Murat bu, uçan kuştan haberi olur, bebek yüzlü bir yeni yetmenin gönüllü yazıldığını duyunca felaket kızar. “Çağırın bre o söz dinlemezi” deyince zülüflü baltacılar delikanlıyı önlerine katar, huzura çıkarırlar.
Otağ-ı Hümayun derin bir sessizliğe gömülür, ak kavuklu vezirler “yazık olacak delikanlıya” der, gözlerini yumarlar.
Murat Han gök gürültüsü gibi bir sesle “duymadın mı bre” diye sorar, “ben bu orduya sakalı meydanda ağarmış dilaverleri çağırdım. Sen cengi oyun mu sanırsın? Yiğit dediğin güçlü kuvvetli, boylu boslu olmalı, bıyığında tarak durmalı elinin tersiyle vurdu mu kalkan kırmalı!”
Osman, kaşla göz arasında kuşağından kemik tarağını çıkarır ve tereddütsüz dudağına saplar. Sonra yanı başındaki sipahinin kalkanına öyle bir şamar vurur ki kalkan kalkanlıktan çıkar. Ve derhal esas duruşa geçer, göğüs ilerde, baş dik, eller arkada... Yüzünde masum bir ifade “N’olur sultanım beni cihaddan ayırma!”

Gel de ağlama

Tarağın dişlerinden sızan kan çenesinde toplanır ve tıpır tıpır zemine damlar. Nasıl derin bir sükut, koca otağda tek ses çınlar...
Şıp... Şıp... Şıp!
Kan... Kan.. Kan!
Sultan Murat ve hazirun donar kalırlar. Sert çehreli komutanlar ağlamaklı olurlar.
Şimdi Murat Han nasıl dayana. Koca Sultan ayağa kalkar, genç yiğidin sırtını sıvazlar. İkramlarda ihsanlarda bulunur, ellerini açıp dua buyururlar.
Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman
Genç Osman, Bağdat önlerinde ölümüne çarpışır. Nihayet kırkıncı gün seher vakti ortalık karışır, delikanlı nasıl yaparsa yapar, kaleye sızar. Vurur vurulur, yaralanır yaralar, canını dişine katar ve kapıyı aralar.
Of ooof!
Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı.
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Allah Allah deyip geçti Genç Osman oy oyyy.
Nice tecrübeli asker kale önünde kalırken Bağdatın kapısını bir tıfıl açar. Şehidlere serdar olan Genç Osman, halen şirin Bağdat’ta (Türk şehidliğinde) yatar. 
Sayin  Ahmet Sırrı Arvas'a Tesekkurler

Ozanların dilinden

İbtida yürüyüş oldu Bağdad’a
Sıçradı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu bayraktar, kaptı bayrağı
İrişti bedene dikti, Genç Osman
Eğerlensin kır atımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazları Bağdad kapısın
Mevlâ izin verdi, açtı Genç Osman
Getirdin de Genç Osman’ı görelim
Şahbazımız var idüğün bilelim
Taht isterse tahtımızı verelim
Vezirleri posttan indi Genç Osman
Sultan Murat, Sultan Ahmed’in çırağı
Ah edince getirdi ırağı
Kudretten çatılı anın yüreği
Dal kılıç yazıldı, gitti Genç Osman
Karac’oğlan bunu böyle söyledi
Askerleri dağı taşı boyladı
Bağdad’ı da gayet mehdeyledi
Bin yiğide bir baş oldu Genç Osman








Bizim yaptığımız Gıybet mi?

Yaptığımız Gıybet mi?

Bizim yaptığımız; “Haram olmayan Gıybet”tir

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır.
Fakat istisnalar vardır…

Şuralarda gıybet câizdir:

İslam uleması gıybet ve ifşanın hangi durumlarda caiz veya gerekli olduğu konusunda önemli açıklamalar yapmışlar, hatta kitaplar yazmışlardır. Bu açıklamalarda caiz olan durumlar şöyle sıralanmıştır:
    

Haksızlığa uğrayan bir kimse, hakkını alabileceğini, zulmü engelleyebileceğini umduğu şahıslara durumu anlatabilir.

    Dine ve ahlaka aykırı bir davranışını gördüğü kimsenin bu durumunu gören ve bilenler, düzeltmesi muhtemel olan kimselere aktarabilirler.
    Dince yanlış davrandığına inandığı bir kimsenin davranışını, dini bilen bir kimseye (mesela müftüye) anlatarak doğru bilgi (fetva) alma teşebbüsünde bulunabilir.
    Halkı korumak, onlar için hayırlı olacağı kanaatiyle ilgililere bildirmek için ayıplar ve günahlar açıklanabilir; bazı durumlarda bu caiz değil, gerekli (farz) olur. Mahkemede şahitlik edecek şahısların da “yalan söylemekten çekinmeyeceklerini gösteren” kusurları hakime bildirilir.
   Bir kimse diğeri ile evlenmek, ortak veya komşu olmak, ona bir şeyi emanet etmek, onunla bir iş yapmak, ondan din ilmi öğrenmek… istediğinde kendini korumak isteyen taraf, karşı tarafı tanıyan birisine “onun nasıl bir kimse olduğunu” sorarsa, bildiği kusurlarını açıklaması gerekir.

   Kamu görevinde istihdam edilen bir kimse ya buna ehil değilse veya görevini kötüye kullanmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir günahı ve ahlaki kusuru varsa, bunları bilen kimse, o şahsın amirine –kamuyu korumak maksadıyla- durumu bildirmekle yükümlüdür.
    Günahını ve kusurunu gizlemeyen, açıkça yapan ve gösteren kimsenin bu davranışlarını konuşmak, haram olan gıybete girmez.
    Bir kimsenin “topal, kel, kör, köse” gibi bir lakabı varsa ve o kimseyi anlatmak (tarif etmek, tanıtmak) için bunları zikretmek gerekiyorsa mesela “Topal Osman” denir ve bu haram olan gıybete girmez.
Bütün bu istisnaların ayetlerde ve hadislerde dayanakları vardır.


Örneğin bu hususta bir Hadis-i Şerif şöyle;
Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekiniyorsunuz? İnsanlar onları ne zaman tanıyacak? Onların kötü eylemlerini anlatın ki, insanlar onlardan sakınsınlar, zarar görmekten korunsunlar. (Beyhaki)

Başka bir misal;

Müşriklerin ileri gelenleri, Ebû Talib’e gelerek;
Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza ve dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil.” dediler.
Bu ve diğer haberler Peygamberimize (sallallahu aleyhi vesellem) ulaşınca:
“Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm.” demiştir. (bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220).
Bizim yanlış yaptığımızı iddia edenlere soruyorum, haşa Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de mi yanlış yapmıştır?
Ayrıca “bu müşrikler zamanında bizi diğer kavimlerin saldırısından korumuştur, o halde bunlara ses çıkarmayayım” dememiştir.

Herkes bundan ders alsın.

O halde bize de şunu demek düşüyor; “Bunu bilesiniz ki, ey insanlar! Güneşi sağ elimize, ayı da sol elimize verseniz, biz yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmeyeceğiz. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut biz bu uğurda canımızı veririz.”




Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…

Osmanlı Padişahları içki içer miydi  

Kendimizi bildik bileli işittiğimiz bir terâne bu. Son günlerde yine gündeme getirildi. Her şey yaşlı ve afili bir gazete köşe yazarının Osmanlı hanedanının en yaşlı âzâsından naklettiği bir sözle başladı.
Buna göre Sultan Hamid rom içermiş. Gazete yazarı, "Dedesini defalarca görmüş olan torunundan daha mı iyi bileceğiz?" diye de soruyor. Gel gör ki bunu söylediği iddia edilen Şehzâde Ertuğrul Efendi 1912 doğumludur. Sultan Hamid 1918 yılında vefat etti. Ertuğrul Efendi'yle biz de görüştük. Kendisinden bizzat işittiğimize göre, dedesi Sultan Abdülhamid'i ömründe bir defa, mahbus bulunduğu Beylerbeyi Sarayı'nda görmüş. O zamanlar beş yaşında imiş. Babası Şehzâde Burhaneddin Efendi ile beraber ziyaret etmişler. Dedeleri kendilerini kucağına alıp sevmiş. Ömründe bir defa o da beş yaşında iken gördüğü dedesinin rom içtiğini Ertuğrul Efendi bilir mi? Bunu nezaketen kendisine sormak istemedim. Belki başkasından işitmiştir. Ama Sultan Abdülhamid'i çok daha yakından tanıyan ve onu defalarca görmüş olan yakın çevresinden böyle bir şey işitilmiş değil.

İş burada bitecek iken, popüler bir gazetenin nevzuhur tarihçisi, Osmanlı padişahlarından hangisinin içki içtiğine dair bir yazı yazdı. Buradaki bilgiler onsekizinci asırda yaşamış bir şair-tarihçiden naklediliyordu. Osmanzâde Tâib, karışık hayatı sebebiyle müderrislikten atılmış; kulağı delik ve muhiti geniş bir müellifti. Sağdan soldan işittiklerini kitaplarına dercetmesiyle tanınır. Hele bu meselede Osmanzâde Tâib'in başlıca kaynağı olan Gelibolulu Âli'nin abartılı ifadeleri, ilmî çevrelerde çok ihtiyatla karşılanmıştır. Meselâ Şemsi Paşa'ya olan antipatisi, onu Sultan Murad'a rüşvet vermiş göstermeye kadar varmıştı. Osmanzâde'nin ikinci kaynağı ise dokuzuncu asırda yaşamış ve Mutezile mezhebine mensubiyetiyle tanınan Şiî Arap şairi Câhız. Bu da başka bir âlem. O zaman mahkemeye gitse, şâhidliği kabul edilmeyecek birisinin sözünü, şimdi biz mi kabul edelim?

Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…
Bunu bilmek neredeyse imkânsız. Çünki Osmanlı padişahları, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi. Hatta buna dair Fatih kanunnamesinde hüküm bile vardır. Sultan Abdülhamid'in son senesine kadar da bu gelenek devam etti. Öyleyse padişahları içki içerken kimsenin görmesi mümkün değildir. Maamafih içmiş olabilirler. Peygamberler dışında hiç kimse masum sayılmaz. Herkes hatâ yapabilir, günah işleyebilir. Ama görmeden ve iyice bilmeden bir kimse hakkında hüküm de verilemez. Hele tarihçilerin sözüyle aslâ. Tarihçilerden bazıları belli kimselere yaranmak için tarihî hâdiseleri bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Böylesine mahrem bir mevzuda, üstelik asırlar geçtikten sonra ne söyleyebilirler? Hele modern yazarların padişahların ağızlarına sayaç takmış edâsıyla konuşmalarına ne demeli! Maamafih ciddî Osmanlı tarihçileri, zaten böyle bir şey söylemiyorlar.

O halde bazı padişahların içki içtiğine dair rivayetler nereden çıkıyor?  Bunlara itibar etmek mümkün mü? Asırlar öncesine ait hadiseleri bugün olmuş ve bizzat görmüşcesine hikaye etmek olacak iş mi? Halbuki İslâmiyet, kim olduğu bilinmeyen, hatta fâsık birisi bir haber getirirse, buna hemen inanmamayı emrediyor. Bir müslümanın gizli işlediği günahı bile gelip başkasına anlatan kimse fâsıktır. Sözüne inanılmaz, güvenilmez.

Benzeri iddialar önceki müslüman hükümdarlar için de ortaya atılmıştır. Meselâ bazı Emevî ve Abbasî halifeleri için söylenmedik söz bırakılmamıştır. Halbuki bunların hepsi iman ve ahlâk sahibi âdil insanlardı. Evet, içlerinde tek tük nefislerine mağlup olup sefih bir hayat yaşayanlar çıkmıştır. Fakat, bunların da İslâmiyete zararları olmamış, nihayet nefislerine zulmetmişlerdir. Buna da etraflarındaki devlet ricâli sebebiyet vermişti. Sonra gelen bazı tarihçiler, zamanlarındaki idarecilere yaranmak için bunların hatâlarını şişirmiş: hatta bu uğurda hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından bu tarihlerden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Nevzuhur tarihçimizin kaynağı, Ömer bin Hattab'ın içki içtiği için cezâ alanlardan birisi olduğunu yazıyor. Şarap haram edilmeden önce Hazret-i Ömer içki içmiş olabilir. Ama haram kılındıktan sonra içki içtiği, hele cezâ aldığı hiçbir yerde geçmez. İslâmiyetin peygamberlerden sonra en üstün tuttuğu ikinci zât için böyle bir iddiaya lâ havleden başka ne denir! Ancak Mutezile itikatı ve Şiî görüşlü Câhız'dan böyle bir şey beklenir.

Bugün çok sıradan in 
sanlar,  içkiyi haram bilip içmezken, hayatlarını İslâmiyeti yaymak uğrunda sarfetmiş, ülkeyi hayır eserleriyle donatmış, dindarlıklarıyla menkibe kitaplarına geçmiş ve aynı zamanda müslümanların halîfesi olan Osmanlı padişahlarının içki içecek kadar zayıf iradeli olduğuna inanalım mı? Zaten bunu yazanlar da bazı padişahların sonradan tövbe edip içkiyi bıraktığını söylüyor. Hatâsını anlayıp dönmek de bir fazilettir.

İçki içen ilk padişah yaftası yapıştırılan Yıldırım Sultan Bayezid, Bursa'da Ulu Cami'yi ve kendi adıyla anılan câmiyi binâ etmiştir. Bizans İmparatoruna, İstanbul'da bir müslüman mahallesi kurulup, câmi yapılarak kâdı tayinini kabul ettirmişti. Meşhur mutasavvıf Emir Sultan ile sohbet etmiş, hatta O'na kızını vermişti. Sırp kralının kızıyla evlendi diye Yıldırım Sultan Bayezid'e kızıp, kendisini bu kızın içkiye alıştırdığını söyleyenlere ne diyelim? Padişahı içki içerken kim görmüş, belli değildir. Yaptığı siyasî bir evlilikti. Belki bir araya bile gelmediler. Padişah, onun sözüyle içki içecek birisi miydi? Doğrusu çok söz götürür. Diyebilirsiniz ki câmi de yaptırır, içki de içer. Evet bu mümkün. Ama bugün bana gösterebilir misiniz çevrenizde hem câmi yaptıran, hem de içki içen kaç kişi var?

Üstelik bu âdeti anne tarafından Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin torunu olup soyu Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer'e dek ulaşan Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad, hatta İstanbul'u fethetmekle Hazret-i Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ve velî lakabıyla tanınan Sultan II. Bayezid de devam ettirmiştir. Sekiz senelik saltanatını Ehl-i sünneti korumak için Safevîlerle savaşmak ve müslümanların mukaddes beldesi Hicaz'ın fethiyle geçiren Yavuz Sultan Selim ara sıra içer, ama hemen sarhoş olurmuş. Osmanlı ülkesini hayır eserleriyle donatan ve adaletiyle tanınan Kanuni Sultan Süleyman önceleri içermiş, sonra bırakmış. Eh, bu sözlere de pes demekten öte geçilemez.

İslâm hukukunda gayrımüslimlerin içki içmesi yasak olmadığı gibi, bunların içki alıp satması ve meyhane açması da serbest idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde gayrımüslimlerin meyhane açması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında buna tekrar izin verilmişti. Nitekim gayrımüslimlerin meyhanelerinden ve içki satışlarından vergi alındığı da gizli bir bilgi değildir. İşin aslından habersiz bazıları, bunu padişahlardan ilkinin dindarlığına, diğerinin de şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim demişlerdir. Yangında yanıp tekrar yaptırdığı saray hamamını gezerken tansiyonu düşüp kaymış ve beyin kanamasından vefat etmişti. Buna rağmen, "Sarhoş halde hamamda  kız kovalarken öldüğü" bile söylenip yazılmıştır. Halvetî tarikatına bağlılığı ile bilinen Sultan II. Selim'in dindarlığı Selimiye Camiini yaptırmasından bellidir. Ayasofya camiini de esaslı tamir ettirmişti. Zaten nevzuhur tarihçimiz de padişahın içki içtiği halde beş vakit namazını kıldığını; sonradan şeyhinin telkiniyle içkiye tövbe ettiğini; hatta ölürken kendisine verilen ilacı; içinde içki vardır diye reddettiğini de yazıyor.


Amansız içki ve tütün yasağıyla meşhur Sultan IV. Murad da içki içmediği halde, mübtelâ olduğu gut hastalığının ağrılarını hafifletebilmek için hekimbaşı tarafından verilen afyon hülâsalarını (morfin) alırdı. Bu da kendisinde halsizlik ve uyuşukluk yapardı. Sendeleyerek yürüdüğünü birkaç defa görenler padişahın içki içtiğine hükmetmekten çekinmemiştir. Babası gibi Üskürdarlı Aziz Mahmud Hüdâî'ye bağlıydı. Selden yıkılmış olan Kâbe-i Muazzama'nın bugünki binâsını yaptırmış; Karaköy Arab Câmiini harab bir binâ iken şimdiki hâle getirmiştir.

Nevzuhur tarihçiler, yaptıkları istatistiklerle, Sultan II. Mahmud'un içkiye en düşkün padişah olduğuna karar vermişler. Halbuki Osmanlı Devleti'ni mutlak felâketten kurtararak âdetâ yeniden kuran bu padişahın da dindarlığına çok deliller vardır. İstanbul'daki bütün Sahâbe-i kiram kabirlerini bulup yaptıran, öte yandan Tophâne'de zarif Nusretiye Câmiini, Eminönü'nde Hidâyet Câmiini, Üsküdarda Adliye Câmiini, Arnavudköy'de Tevfikiye Câmiini inşâ ettiren

O'dur. Vehhâbîleri işgal ettikleri Hicaz'dan çıkararak Hazret-i Peygamber'in kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O'dur. Hele Medine'deki Hücre-i Seadete hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve "Şemdan eyledim ihdâya cür'et yâ resûlAllah.." diye başlayan na'tta Hazret-i Peygamber'e olan sevgisini çok içli ve edebî biçimde terennüm etmiştir. Ağır verem hastası iken, Çamlıca'da kızkardeşinin köşkünde fenalaşmış, "Beni bir câmiye kaldırın da, bari orada vefat edeyim" demiştir. Yeniçeri Ocağı'nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığı için malum dedeler tarafından "Gavur Padişah" diye anılmış; yeni düzende yemleri kesilenler de bu hakaret sözüne dört elle yapışmıştı. İçki içtiğini de muhtemelen yine bunlar uydurmuştur.

Sultan Mahmud'un içki içtiği söylenen oğlu Sultan Mecid ise Medine'de Mescid-i Nebevî'nin bugünki hâlini yaptırmış; Kâbe-i Muazzamaya kâşî tuğla döşetmiş; Hırka-ı Şerif, Dolmabahçe, Ortaköy, Teşvikiyye gibi zarif câmiler binâ ettirmişti. Hasta yatağında iken Medine halkından gelen mektubu hürmeten ayağa kalkıp dinlediği meşhurdur. Üstelik Nakşî meşâyihinden Yanyalı İsmet Efendi'ye bağlıydı. Türbesinin Sultan Selim câmii avlusunda, ama Sultan Selim'inkinden daha alçak yapılmasını istemiş; Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi türbesinde hatm-i hâcegân yapmasını vasıyet etmişti. Bu nâzik ve içli padişah, yine de iftiralardan kendisini kurtaramamıştır. Hele zamane bir tarihçisinin gözüyle görmüş gibi padişahın sarhoş olup hammallar tarafından küfeye konup saraya getirildiği sözüne ne denir! Sultan Mecid, içki içseydi, bunu müptezel şekilde yapmayacak kadar nâzik bir insan idi.

Yakışıklılığı, nazik ve demokrat tavırları ile modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarları andıran Sultan V. Murad ise, amcası Sultan Abdülaziz'in feci ölümü üzerine ağır bir depresyon geçirmiş; şuuruna halel geldiği için tahttan indirilmişti. Bu halde bulunan bir insanın fiillerinden mesul tutulamayacağı âşikârdır. Kaldı ki kendisinin içki içtiği rivayeti, sağlam kaynaklarda geçmez. Nevzuhur tarihçinin de yazdığı gibi merhum Sultan Reşad içki içmezdi. Fakat keşke içki içseydi de, iktidarı İttihatçılara bırakmasaydı. Koca imparatorluk sayelerinde yıkıldı.

Hele, Üsküdar Yeni Câmiini ve şehrin iki yanında çok zarif iki çeşme inşâ ettiren, hattatlığıyla meşhur Sultan III. Ahmed ile Nuruosmaniye câmii inşaatını başlatan, Rumelihisarı, Kandilli, Yeraltı, Beşiktaş Arab İskelesi, Üsküdar Mahmudiye, Defterdarkapı sı, Tulumbacılar Odası, Yalıköşkü câmi ve mescidlerini yaptıran Sultan I. Mahmud'un içki içtiğine dair hiç delil yoktur. Gelin görün ki yazar, Sultan Ahmed'in  hangi balkonda hangi yastığa dayanarak kiminle rakı içtiğini, gözüyle görmüşcesine anlatıyor.

Günlük hayatı neredeyse saniyesi saniyesine malum bulunan Sultan Hamid'in içki, hatta rom içtiği bilinmiyor. Ama dinî hassasiyetinde hemen herkes müttefik. Zevcesi Behice Kadınefendi, padişahın helâdan çıkıp banyoya gidene kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm edecek derecede dindar olduğunu söylemiştir. İttihatçılar, II. Meşrutiyet'i müteakip, Sultan Hamid'i halkın gözünden düşürmek için neler söylemediler. . Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Bazısına kendim de inandım" demekten kendisini alamamıştır.




Nevzuhur tarihçinin kaynağına göre, "Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş ü nûş ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı ışret sırasında katletmişti". Yazar ıyş ü nûş kelimesini içki âlemi; ışret kelimesini de içki diye tercüme etmiş. Sultan IV. Murad'ın şeyhülislâmı Zekeriyazâde Yahya Efendi'nin "Mescidde riyâmişler etsin ko riyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai" beytini yazarak "Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğ iz?" diyor. Divan edebiyatından ve tasavvuftan biraz anlayan, bunu değerlendirmekte zorluk çekmez. Şair ve tarihçilerin kullandığı ıyş ve ışret, sâki ve bâde gibi kelimeleri şahid gösterip de bu hükmü vermek tamamen hatâlıdır. Divan şiirinde meyhane tekkeyi; sâki sevgiliyi ve şeyhi; bâde ve şarap ise ilahî aşkı sembolize eder.

Iyş, yaşamak; ışret, eğlence ve cümbüş demektir. İkisi de arapçadır. Eğlenmek illâ içki içmekle mi olur? Eşi dostuyla dinin izin verdiği şekilde eğlenmek yasak değil ki. Buna da ıyş ü ışret deniyor. Nûş, farsça içmek demek. Su için de kullanılır, şerbet için de. Dôlu eski türkçede içine su karıştırılan su dışındaki içecekleri anlatır. Ayrana da dôlu denirdi. Hatta Bursa'da askere ayran yapıp verdiği için Dôlu baba diye bilinen bir evliyânın kabri vardır. Sâki yalnızca içki dolduran değil, su veren kimse için de kullanılır. Zaten sâki, arapça sulayan demektir. Arapçada da "şarap" şürb edilen, yani içilen şey demektir. Şerbet, çorba, meşrubat, şurup gibi kelimeler hep aynı köktendir. Kur'an-ı kerimde içilmesi yasak olan hamr'dır. Fermantasyona uğramış içki demektir. Biz bugün buna şarap diyoruz. Ama eski metinlerde "şarap" içilecek her şey için kullanılır. Lisanını ve kelimelerini bilmeden bir devir hakkında rastgele hüküm vermek ne kadar hatâlı!

Üstelik İslamiyette üzüm ve hurmadan yapılan şarap ve bundan elde edilen alkol kesinlikle haram olan bir içkidir. Bunun dışında bazı alkollü içkiler vardır ki kimi âlimler bunların ilaç ve ihtiyaç için sarhoş etmeyecek mikdarını içmeye cevaz vermiştir. Rom da bu kabildendir. O halde neyin ne için içildiğini bilmeden ahkâm kesmemek lâzım.

Peki bu iddiaların maksadı ne olabilir? Muhtemelen muhafazakâr çevrelere mesaj verilmek isteniyor. Nasıl bir mesaj? İki ihtimal var: Birincisi, "Sizin çok övdüğünüz Osmanlı padişahlarının hâline bakın! İçki içerlermiş. Demek ki iyi insanlar değilmiş. Dolayısıyla temsil ettikleri değerler de böyleymiş. Gerçeği öğrenin!". İkinci ihtimal, "Bakın, dindarlıkları herkesçe malum olan Osmanlı padişahları bile içki içmiş. O halde siz de inad etmeyin, yolunda olduğunuzu söylediğiniz padişahlar gibi yapın!" Görülüyor ki bunlar abesle iştigalden başka bir şey değil. Her şey biraz da Osmanlı padişahlarını her istediğini yapabilen Avrupa krallarına benzetmekten kaynaklanıyor. El-insaf!

Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri dermiş ki: "Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki hükümdarlar gibi değildir. Hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır." Sevdiği ve büyük bildiği atalarına hakaret edilmesi, insanları incitmez mi? O halde müslümana düşen hüsnü zan etmektir. Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.

 Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci   

  


Öğütler Kitabı Pendname Toplam 84 bolum

ÖĞÜTLER KiTABI  PENDNAME SON BÖLÜM 75 - 84 / 84


Selamun Aleykum ve rahmetullah Kardeslerim Bu Fakirin okumaya doyamadigi bir eser bazi bolumleri sizlerle paylasmak istedim okudukca tadina varacaksiniz insallahu rahman.
16.yüzyıl divan edebiyatının önemli eserlerindendir. Pend öğüt demektir. Pendname bir ahlak kitabıdır.

FERIDUN ATTAR, 11-12'NCI YÜZYILLARDA YAŞAMIŞ VE PENDNAME (ÖĞÜTLER KITABI) ILE DOĞU-İSLAM DÜŞÜNCESININ ÖNEMLI ISIMLERINDEN BIRI OLMUŞTUR

Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Mevlânâ ile görüştüğü söylenir. "Attar" adı eczacılık ve hekimlik yaptığını gösterir. Yaşlılığında Moğol işgalcilerin eline düşmüş, köle olmuştur. 114 yaşında, bir sözüne kızan Moğol "efendisi" tarafından öldürülmüştür.
PendnâmeHz. Mevlana Celâleddin Rûmî'nin (k.s) feyiz aldıgı büyük mutasavvıf sair Seyh Ferîdüddin Attâr (k.s)'ın kaleme aldıgı bir ahlâk kitabıdır.

75.Sabrın faydaları: 
Dünyada sabırlılardan olmak istersen yürü, öetinliklere katlanmaktan kaçınma. 
Belâ ve felâket zamanlarında yüzünü ekşitirsen kendini sabırlı kullardan sayma. Senin sabrın ancak şikayetsiz olursa makbuldur. Kimseye Allah' tan şikâyetlenme. Madem ki belâ vaktinde sabırlı değilsin. Gerçek erenler katında haline şükreden kullardan sayılmazsın. Dervişlikten sana bir kıvanç gelmiyorsa 
Allah fakirleriyle yakınlık iddasında nasıl bulunabilirsin ? Senin her hareketin Allah fermaniyle olsa da hizmet yüzünden göreceğin hürmete çok geniş olur. 


Kul hizmet yüzünden ebedî âleme erişirse de ancak hürmet sayesinde. Allah' ına kavuşabilir. Hizmette bulacağın hürmet gönül yatıştırıcıdır. Hizmet eden bahtiyat insandır. Yavrum : Ne zaman uygunsuz şeyler etrafında dolaşmaktan vazgeçersen sana ancak o zaman sabırdan lâf açmak yaraşır. Fakat ferah ve sevinçli günler bekliyorsan, belâlara sabretmekle hiçbir şey kazanamazsın.
76.Tecrid, Tefrit: 

TECRİD : Dünyadan el çekme, TEFRİT : Varlıktan umut kesme. 
Sana gönül safası lâzımsa Tecrid' e çekil, dünyadan el çek, aklın varsa nazar ehli ol. 
Oğlum : Tecrid dâvadan vazgeçmektir. Tefrit' in mânası da anlatayım. Senin anlıyacağın Tecrid' in aslı arzuların terk etmek belki, bütün zevklerden el çekmektir. Arzuları ne zaman top yekûn içinden atarsan o vakit Tefrid' de eşsiz bir insan olursun. Bütün varlıklardan umut kestiğin zaman ancak Tefrid' den bir fayda görebilirsin. Bütün güvenle Allah' a sarıldıktan sonradır ki, canın mutlak Tefrid' e ermiş olur. 
Ahireti kazanmak için dünyadan el çek. Sırtından o süslü elbiseyi soy. Saadet yüzünden bu makama erişirsen Tecrid ehli olursun vesselâm. Git, dünya bağlarından kurtul, daima tek başına kal, başlarında oturmak istersen toz gibi (alçak gönüllü) ol. Kibir, benlik, kendi fikrini beğenmek gibi boş şeyler etrafında dolanma. Kendi değerini bil, hercaî olma. 
Kömür ocağı çevresinde dolaşanın üstüne kara bulaşır. Attara yakın olana da güzel kokular siner. Yavrum : İyi adamlarla düş kalk. Kelleşlerden, kalenderlerden uzak kaç. Zalim tarafına meyil gösterme azizim. Onlarla uyarsan sen de o bölükten olursun. Ey fakir yürü zulüm ehlinden uzak kaç ki, kesin ateşte yanmıyasın. 
Zalimin yoldaşlığı tıpkı ateşe benzer. Çünkü halkı incitir. Sert ve dik başlıdır. İyi insanlar meclisinde iyi ahlâklı, kötülerin yanında kötü huylu olursun. İyilerle sohbet eden Tanrı' nın has kullarıyle yakın bulunur. Yavrum : Şeriat yolundan ayrılma. Dala yapışırsan kökü de bulursun. Şeriat yolundan dışarı ayak basarsan sapkınlığa, ıstıraba düşersin. 
Sapkınlık yoluna giren cehalet yüzünden dinsizliğe doğru gider. Hakkı ara, batıl işten uzaklaş, cömertlik ve insanlıkla şöhret kazan. Doğru yolu seçip bulamıyan âhiret azabında ebedî kalır. Kardeş : Şeytanın yolundan yürüme ki, hor ve kepaze olmıyasın. Hakikat yoluna giren gece gündüz Tanrı korkusu içindedir. 
Yavrum : Nefesinin arzularına uyma ki, yarın cehennem ateşi içinde horluk çekmiyesin. Nefsin istekleri arkasında gitmek ahmaklık, ona bağlı olmak da sapkınlıktır. Kötü nefsin işi daima şer ve fenalıktır. Nefisçiğinle yapacağın savaş en büyük savaştır. Yürü, nefsinin istemediği şeyleri ara. Bundan daha uygun kulluk vazifesi yoktur. Yavrum : Nefsin boğazını, arzulardan kesmelisin ki gerçek müslümanlığın yüzünü görebilesin. 
Nefîs düşkünlüğü nasıl Müslüman sayılabilir. İman ışığı böyle bir insana nasıl yoldaş olabilir. Kendini beğenen Hakkı göremez. Tanrı nuru ona nasıl kılavuz olabilir? Tanrı nuru ona nasıl kılavuz olabilir? Nefesindeki putları kır, belinden zünnarı çıkar k,, Müslümanlar bölüğünden olasın. Nefesini heveslerden geri çevirrbilirsen din ve dünyaya ait dileklerine erebilirsin. Nefsinin arzularını kapıp koyuveren müslümanın yeri nasıl cennet olabilir? 
İblis, nefsinin havasına kapılanların burunlarına yular takar. Ancak nefsini sındırabilenler şeytanı meclislerinden kovabilirler. Nefsin sabır okiyle öldürdün mü şeytanın yolu asla semtine uğramaz. Yavrum : Şarap kadehini dudağına bulaştırma ! Allah' ından utan. O Ateş renkli suyu içme taşı bile yakan o ateşten kork. 
Hakkın (Yapma!) dediği her şeyden uzak ol, yakın geldinse ondan ayrılmaya bak. Yavrum : Namus ve şeref istiyorsan Tanrının yasak ettiği şeylerden uzaklaşmalısın. Tanrı' nın neyhettiği şeylerin çevresinde dolaşanlar onun azabından nasıl güvenli yaşayabilirler? Gönlünü Hakka yakın bulundurmak için çalış ki, ayağını çamurdan çıkarasın. Kalbin Tanrı katında yer bulunca, git gönlünün isteklerini haramdan koru. 
Sana bir makam gerekse hizmet yolunu tut, hizmete yakın ol ki mevki bulasın. Hizmet ehli olmıyan makam bulamaz. Hizmetsiz kişi nimetsiz kalır. 





77.Konuk severlik: 

Kardeş : Misafiri hoş tut. Konuk, Tanrı vergilerinden bir nimettir. Konuk, rızkını beraber getirir. Sonra. ev sahibinin günahını götürür. Kardeşim : Sende yiğitlik, akıl ve idrak varsa misafirin değerini bil. 
Oğlum : Misafire karşı ikramlı ol. Kafir bile olsa git hemen kapıyı aç. 

78.Sadaka ve hayır: 
Allah'ın kahrından güven bulmak istersen gizli sadaka ver. Hayır işlemeği âdet edenlerin şüphe yok ki ömürleri artar. Halka iyilik yapanların, insanların en şereflisi bil. Halk arasında insanlara zararlı olanlardan daha kötü kimse yoktur. 
Ey din taşıyan müslüman, Allah' ından kork. Uygunsuz aklından utan. Allahtan korkmıyanda din yoktur. Ahiret kaygısı çekmiyenler de akılsızlardır. Yavrum : İmanlı kişi isen takva ehli ol. Tanrı azabından korkun yoksa kâfirsin. Takvasız adamda iman, imansız kişide de ihsan olmaz. Hidayete ermiş kimselerde tövbe düşüncesi olmadığı gibi tehkik ehli olmıyanlar da Hakkı görmezler. 
İlmi olmıyanları amelsiz bil, hilmi (Yumuşak huyluluğu) olmıyanlar ise gerçek Müslüman değildirler. 





79.Ulu ve Yüce Tanrı' nın vergileri: 

Dört şey insana 
Allah vergisidir. Bu dersi öğrenmiş olan bahtiyardır. Birincisi doğru sözlülük, sonra cömertlilikle beraber güer yüzlülük. Sonuncusu da emaneti iyi korumak. Gözünü hiyanetten korumuş olmakdır. Allah bu dört nimeti her kime vermişse. O, takva ehli kullarından olur. 


80.Dostluğa yaraşmıyan şeyler: 

Yavrum: Dost sana zararlı olursa öyle bir dosta heves etme, vazgeç. Herkesin yanında seni açıkça kötüliyen dost sayma, onunla yoldaşlık etme. Hele sarhoşla asla düşüp kalkma. Öyle kimseden kendini uzaklaştır. Zekât ve sadakasını vermiyen zenginden de ömrün oldukça uzak dur. Seninle menfaat için görüşen bir arkadaş, ayaklarına kapansa bile ona yaklaşma. 
Vurgunculardan da uzak dur. Oğlum : Çünkü onların düşmanı nur saçan Tanrı' dır. Halktan faiz alan kimselerle asla merhaba demiyeceksin. Hastaların ziyaretine uğra, çümkü bu âdet insanların en hayırlısı olan Hazret-i Peygamber' in sünnetidir. Elinden gelirse susuzları suya kandır. Meclislerde dostlara hizmet et. Yetimlerin hal ve hatırlarını da sor ki, Allah seni daima etsin. 
Çünkü bir yetimin bir an için ağlamasından bile derhal Tanrı arşı titremeğe başlar. Bir yetimi ağlatan zalimi, cehennem sahibi kendi ateşinde kebap edecektir. Hasta bir yetimi sevindiren. Kapısı kapanmış olan cenneti açık bulur. Oğlum : Sırlarını açıklıyan kimselerden uzak dur. Gençlikle ihtiyarlara hürmet göster ki, sen de başkaları tarafından saygılı olasın. 
Yoksullara yardım edersen çok uygun olur. Çünkü meziyet Tanrı velilerine yaraşan huylardandır. Tok karnına asla yemek yeme ki, göğsünü kafesi içindeki kalbi öldürmiyesin. İnsanın illeti oburluktan gelir. Çok yemek hastalık mayasıdır. Uğursuz hasuda rahat yoktur. Bahsız yalancı da vefa olmaz. Ahlâksızın tövbesi nasıl sağlam kalır? Cimrilerin vefası az olur. 
İki yüzlüleri kendine düşman bil. Onlardan ve onların işlerinden üzüntülü ol. Dininin sâf ve katıksız bir su gibi kalması için daima helâl rızık iste. Haram rızık peşinde koşanın kalbi, teni içinde tamamiyle ölüme mahkûmdur. 





.Rahim Sılası: 

Git, hısım ve akrabanı ara, onları ziyaret et ki ömrün artsın. Yakınlarından yüz çevirenin şüphe yok ki ömrünü bereketli kaçar. 
Akrabasından uzak kaçanlar bir gün bedenlerini akreplere azık ederler. Hısım ve akraban kötü kimselerden olsa bile aile ocağına ilgisiz kalmaktan daha kötü bir hareket yoktur. Hısımlarına yabancı kalanların adları, kötülükleri yüzünden dillere destan olmuştur. 


82.Gerçek erlerin bazı huyları: 

Erlik nedir ? Yavrum :Bunu iyi bil ! İlk önce gizli yerde Allah korkusudur. Kul günah işlemeden önce dilerse sevabı günahından artık olur. 
Tanrı erlerinin işiyle uğraşan, zayıflara, yoksullara iyilik eder. Tanrı erleri sırasında bulunanlar darlık zamanlarında bile cömert olurlar. Oğlum : Gerçek erlerin meclisine gel ki Tanrı nimetinden nasipler bulasın. Hak erlerinin nişanını taşıyanlar düşmanın kusurlarını ağızlarına bile almazlar. Onlar düşmanlarını mahvetmek söyle dursun bilâkis halkın gamiyle hüzünlü yaşarlar. 
Er olan, başına birçok cefa ve belâ gelse bile kimseden insaf beklemez. Erlik yoluna ayak basanlar, nasıl murat peşinde koşabilirler? Yavrum : Önce şu arzularını bir tarafa bırak da ondan sonra selâmet yoluna yönel. 


83.Kaanat ve fakirlik: 

Fakir "Fakirlik" nedir biliyor musun? Yavrum : Eğer ondan haberin yoksa sana anlatayım. Fakir, abası altında her ne kadar yoksul yaşarsa da kendini halka karşı zengin gösterir. 
Aç oturur, tokluktan dem vurur, düşmanlarına bile dostluk eder. Ne kadar, zebun ve ıstıraplı olursa olsun ibadet vaktinde yine yoldaşlarından geri kalmaz. Yeis ve kederi çok, eli boştur. Fakat terazide kendini semiz gösterir. Yavrum : Kendini dervişler bölüğüne teslim et ki, nimet ıssı Tanrı seni korusun. Fakirlere sohbet ve yoldaşlık edenler cennet sarayına yabancı kalmazlar. 





84.Gafletten uyanma bahsi: 

Allah' ından gafil yaşama! Gafilcesine bâtıl yolundan sapma. Bu cihan ağlama yeridir. Burada gülme! İbret gözünü aç da dudağını kapa. Karınca gibi hırstan her tarafı dolaşma. Öğütçünün nasihatlarını can kulağiyle dinle. Yavrum : Öocuk değilsin bırak şu oynunu. İşinde şeytanla ortaklık etme. Günah şlerinde kötü nefes yardımcı olma. Ömrünü yaramazlıklarla telef etme. 
Suç ve fenalık getiren yerlere uğrama. Hak yolunda körler gibi yürüme. Bir düşmanın var, sakın korkusuz yaşama. Direksiz dam altında oturma. Günah ve hevesler yolunda at koşturup da kendini şeytanın maskarası etme. Önünde bir yolculuk var, azık hazırla, geçen ömrünü baştanbaşa hatırla. Oğlum : (Cehennemdeki) ateş halkaları düşün de yaramaz nefsi tekmelerle yereser. 
Bir kere Tanrı azabını düşün. Yanmaktan kurtulmak için halk ile iyi geçinmeye alış. Herkes için cehennem yolundan geçmek zorluğu vardır. Seni bu kadar tehlikeler beklerken zevk ve eğlencenin sırası mı? Zavallı : Önünde büyük ateş bekliyor. Cehennem ateşinden hiç korkun yok mu? Yol, sarp geçitlerle dolu, yükün ağırdır. Bu ağırlıklarını başkalarının yardımiyle taşıyamazsın. Önünde kıyamet günü var. 
Allah' dan kaçmana imkân yoktur. 
Yavrum : Doğru yolu tut, mademki yolcusun, nefsinin boş heveslerinden vargeç. Kardeşim : Hakkın fermanını dinle ki, O' nun cennet ve rızasını bulasın. 
Allah buyruğundan boyun bükme ki, mahşer gününde azap çekmiyesin. Adn cennetinde yer bulabilmek için Tanrı kullarına şefkat göster. Sana Darüsselâm (Selâmet yeri) denilen cennete yer vermelerini istiyorsan, fakirlere gece gündüz yiyecek ver. 
Hastanın gönlünü sevindirirsen kapısı kapalı cenneti açık görürsün. Bu öğütleri yerinegetirene, Tanrı iki âlemde rahmetini bağışlar. Fakat bu vasiyeti tutmayanlar şüphe yok ki, Tanrı' dan uzak kalırlar. Ey Tanrım : Hepimize rahmet kıl, bütün günahlarımızı yarlıga. Biz, âciz, çok günahlar işledik. Fakat senden başka kimsemiz yok. 
İster yanına çağır, istersen dergâhından sür, bir kuluz, senin emir ve hükmün ne ise ona bağlı, ona razıyız. Tanrı' nın rahmeti bu öğütleri çok okuyanların ruhuna olsun. 


Seyh Ferîdüddin Attâr (k.s)



 Buradan Begenebilirsiniz