Başı kapalı Dünya için ağlıyor sitem saçıyor

Başı kapalı Dünya için ağlıyor sitem saçıyor

Bir kız gördüm sokakta başı kapalı
nargile içiyor..
Sigarası elinde kendinden geçiyor..
Bacak bacak üstüne atmış, arsızca gülüyor...
İNANÇ HAZRETİ FATIMA OLMAKTI NE OLDU BİZE...

Çık sokağa başı örtmek şıklık ve gösteriş olmuş..
Parkta sevgilisi ile hayayı iffeti şeytana sunmuş,
Bahane hazır hemen nefsine uymuş.
İNANÇ HAZRETİ HATİCE OLMAKTI, NE OLDU BİZE...

Kocaman topuz başında arsız
hareketler cabası..
Yanındaki sevgilisi ama, sanki kırk yıllık kocası,
Siyonistler veriyor sana dünya kupası.
İNANÇ HAZRETİ AİŞE OLMAKTI, NE OLDU BİZE...

Rektör başını aç demiş hemen açıyor,
Farzdan taviz verip hemen kaçıyor,
Dünya için ağlıyor sitem saçıyor..
İNANÇ HAZRETİ SÜMEYYE OLMAKTI,
NE OLDU BİZE...




ALLAH im  sen bizleri CEHENNEM atesin den koru

Mevlâna Celaleddin Hazretleri

Gönüller sultanı Mevlâna Celaleddin Hazretleri hizmetçisine:

- Bu gün evimizde yiyip içecek birşey var mı?" diye soruyor, hizmetçisinin

-Hayır sudan başka hiç birşey yok" diye cevap vermesi üzerine sevince gark olup ellerini Yüce Dergah'a açarak: 

-Allah'ım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor" diye, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem yolunun tozu olduğunu bir kez daha yaşayarak gösteriyordu...




ismi azam huzur veren nameler

ismi azam

cok guzel bir video
insan dinledikce dinleyesi geliyor 
yorum ve duygu cok guzel 
dinleyelim insaALLAH Kardeslerim

ALLAHcc isimleri




Arap yazısı okuma yazmayı kolaylaştırdığı için İslâm âlimleri sayısız eser vermiştir

H. Ritter şöyle diyor: “Lâtin yazısın­dan beş defa kısa ve harikulâde müsait olan Arap yazısı okuma yazmayı kolaylaştırdığı için İslâm âlimleri sayısız eser vermiştir (Classicisme et Declin culturel dans l’histoire de Islâm, Paris 1957, s. 178-179).
Prof. Osman Turan da aynı konuda şu görüşleri dillendiriyor:
“Gerçekten İslâm harfleri şakulî, ufkî ve inkinaî olduğundan onunla bir metnin yazılması ve okunması, zaman ve emek tasarrufu sağlar; Lâtin harfleri gibi sadece ufkî ve uzun olmadığı için muhakeme mana üzerinde toplanır; Lâtin harfleriyle yazılı bir kelime incelenirken, eski yazı ile bir bakışta bir cümle okunur, hatta bir sahifenin muhtevasına nüfuz edilir… Mimarîde büyük selâtin camileri ve kervansaraylar, musi­kide Dede Efendiler ne ise, yazı sanat eserleri ile tuğralı fermanlar da ay­nı ince ve yüce ruhun tecellileridir.” (Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi)”
Dr. İlter Turan da işin gerçeğini fısıldıyor idrakımıza: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaş­masını kolaylaştırmak de­ğildir… Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı (İsmet İnönü de aşağı yukarı hatıralarında bunları yazıyor).
“Milliyetçiler (yani dev­leti yönetenler), yeni bir toplum meydana ge­tirmek isteğindeydiler. Toplumun geçmişiyle bağları ne kadar kuvvetli olursa, toplumu değiştirmek o kadar güç olurdu. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenmeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserlerin muhtevasını ise milliyetçiler denetleyebileceklerdi. Türk yazısı ile Arap yazısı başka olduğundan, Araplarla kültür bağ ve ilişki­leri zayıflayacak ve Türkiye Batıya yöne­lecekti. Din eser­leri eski yazıyla yazılmış ol­duğundan okunmayacak, di­nin toplum üzerin­deki etkisi azalacaktı.”
“Dinin toplum üzerindeki etkisi” azaldı. Millet, Batı is­tikametinde yıllar boyu ite-kaka yürütüldü. Sonuç: Kültürden kaçan, kütüphanelere mezar­lık gözüyle bakan, günde sadece iki buçuk-üç milyon ga­zete okuyan bir toplum… Şark’ı küstüren, Garp tarafından da reddedilen az gelişmiş bir ülke ve boşlukta bırakılan nesillerin Batı’nın “izm”leriyle birbirlerini vurması…
İşin en acı tarafı ise, bu tablonun sorumlularının hâlâ alkışlanması…





Peygamberler Felsefe Ve Peygamber (Kâfir Mümin) Soru Cevap

Peygamberler
Kâfir — Allah münakaşasını bırakalım! Bu münakaşada, ne inanmayanın inanana, ne de inananın inanmayana kendisini anlatabilmesine imkân var! Köstebekle balık arasındaki iklim görüşü ve münakaşası gibi bir şey… Hem bu aleme mantık ve aklî murakabe de fazla nüfuz edemiyor. Sizinle kabul ederseniz, dinleri konuşalım.
Mümin — Aczinizi ve halinizi itiraf eder gibi bir üslubunuz olduğunu ve müminlere mahsus silahlan imana zıd yolda kullanmaya davrandığınızı hissediyor musunuz?
Kâfir — Geçelim efendim, geçelim! Dinleri konuşmaya hazır mısınız?
Mümin — Buyurunuz!
Kâfir — Peygamberlere inanıyor musunuz?.. Boyuna inandırmaya çalıştığınız bir oluşa, asıl siz inanıyor musunuz?
Mümin — Peygamberlere, ışık ve hararet kaynağı güneşe inanışımı aşan bir (realite) katiyetiyle inanıyorum!
Kâfir — İnanır göründüğünüzü biliyorum, fakat samimiyetle inandığınıza inanmıyorum! kendinizi kandırmaya çalışmaktasınız belki…
Mümin — Bari benim inandığıma inanacak kadar olsun, bir inanma nasibiniz olsaydı… Meşhur bir kâfirin bir sözü vardır: «Biz Allaha ve Peygamberlere değil, ancak Allah ve Peygamberlere inanan insanların mevcut olduğuna inanırız.» Bu nasipsiz kadar da mı nasibiniz yok?
Kâfir — Haydi, Allaha, o mücerred kuvvete, evvelî ve nihaî müessire inanıyorsunuz, ben de bu inanma ihtimalini anlar gibi oluyorum! Fakat peygamberlerin diyelim; yani bizim gibi alalâde insanların, Allah tarafından gönderilmiş olduğuna nasıl inanılabilir?
Mümin — Bunun «nasıl»ını sormayın! Çünkü siz, inananın, inandığına inanmayacak kadar mücerret inanma hassasını kaybetmiş bir bedbahtsınız!
Kâfir — Ama sualime cevap vermiyorsunuz!
Mümin — Ne yapayım ki, sualinize cevap vermeden evvel Allahın lûtfıyle, sizi, sizin fikir ve ruh seciyenizi, bir kere daha tesbit ve müşahade altına almanın enfes fırsatını kazanmış bulunuyorum! Sizin gibilerin fikir seviyesini en mükemmel ifade eden, yine İmam-ı Gazali Hazretleridir:
«Bunlara desen ki, arkandan bir kaplan geliyor, üzerine hücum edip seni parçalayacak, inanmazsan dön ve bak! Sana şu cevabı verirler: İnanmam ve dönüp bakmam; sen daha evvel arkamdan kaplan geldiğini ispat et ki, bakayım!»
Kâfir — Kah, kah, kah! Ne zarif mantık canbazlığı!
Mümin — Mantıka bu kadar güvenen siz, demek şimdi onun canbazlığını da bizde görmeye başladınız!
Kâfir — Mantığı tersinden kullanmak…
Mümin — Öyleyse, işte yine kendi ağzınızla yakalandınız. Demek mantık, tersinden de kullanılabiliyor!.. Ve bu kullanıştan rahatsız olmuyor. Nitekim (sofıst)lerin sahte mantığını ezip geçen (Sokrates), üstün mantığın temsilcisiydi. Gelin, size mantık nedir, öğreteyim: Mantık, bir inanıştan sonra, tıpkı bir (Geometri) mütearifesine bina edilen icaplar gibi, o inanışa bağlı gereklerin, sebep ve neticelerin idrak ölçüsünden başka bir şey değildir; ve sultan olmak yerine vezir selahiyetinde bir vasıtacıktır.
Kâfir — Sultan kim?
Mümin — İman, inanış… Sultan ferman eder, vezir de icaplar ve gerekler manzumesinin örgüsünü tertipler. Bu işin de ismi mantık olur.
MÜMİN – KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 16-18

/ Ve Peygamber
Kâfir — Peygamber bahsini tekrar ele alalım. Peygambere inanılır mı?
Mümin — Yalnız ona inanılır, inanmak, ona inanmaktır.
Kâfir — Allah tarafından gönderilmiş mutavassıt kullar bulunduğuna inanmak, Allanın insana verdiği idrak melekelerini inkara kadar gitmez mi? Allanın, kullarını kendisine davet için mutavassıta ne ihtiyacı var?
Mümin — Ne elem verici sual!.. Bunu, sizin vaziyetinizde bulunanlar, bir de şöyle vazederler: «Asıl kulun, Allahı bulmak için mutavvasıta ne ihtiyacı var?»… Halbuki kul muhtaç ve Halik bundan münezzehtir.
Kâfir — O halde?..
Mümin — Kullarını her hususta birbirine muhtaç yarattığına göre, en üstün akıl derecesindeki peygambere de bütün kullarım muhtaç etmesi ve Allaha ermek yolunda kullarının bu ihtiyacını Peygamberle gidermesi Yaradanın şan ve rahmetine tam uygun değil mi?
Kâfir — Peygamberlik iddiasındaki zatlar bunu kendilerinden uyduruyorlarsa?
Mümin — Şüphe denilen iblis, size bu tarafiyle nüfuz ediyor da niçin, «Ya dedikleri aynen doğruysa!» sualine yanaştırmıyor? Allahı kabul eden için onun, kullarına inayet ve rahmet muradıyla Peygamberler hâlketmesinde bir muhal hissi duyulabilir mi? Şüpheci şeytan niçin şüphe madalyonunun öbür yüzünü gizliyor?
Kâfir — İyi ama Peygamberlerin sıdkına ait hangi vesikaya sahibiz?
Mümin — Yine kendi elinizle yakalandınız. Müthiş bir vesikaya sahibiz. İhlâsları… Namütenahi derin ve taklit kabul etmez saffet ve halisiyetleri…. Azim ahlâkları, üstün akıllan ve en küçük hayal ve vesveseye yer vermeyen örnek doğrulukları…
Kâfir — Yalancı peygamberler görülmemiş değil ya!..
Mümin — Aman, şimdi ne güzel yakalandınız! Elbette görüldü. Fakat onlar peygamber olup da yalancı olanlar değil: yalancı olup da peygamber olmayanlardır. Bu işin yalancısı hemen yakayı ele verdiğine göre, demek bizzat ve bilfiil doğrucunun sıdkına ve doğrucuların varlığına kıyas unsuru teşkil ederler… Hemen foyaları meydana çıkar.
Kâfir — Kelime ve mantık oyunu!
Mümin — Sizinkiyse küfrün peşin hükmü..
MÜMİN – KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 18-19

/ Felsefe
Kâfir — İslâm felsefesine göre…
Mümin — Durun, durun, boşuna yorulmayın! İslâmda felsefe diye bir şey yoktur!
Kâfir — A, o da ne demek?
Mümin — Şu demek ki, siz, tarafsız bir görüşle, yani bir nevi felsefe görüşüyle, ya felsefenin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz; yahut da ve en doğrusu, İslâmlığın ne olduğunu kavrayamıyorsunuz!
Kâfir — Ya nedir?
Mümin — Demin tarafsız bir görüş diye bir tabir kullandım. İşte felsefe, tarafsızlıktan yola çıkıp, bulacağı veya bulamayacağı nispet ve istikametlere göre kendisine taraf arayan başı boş düşünce manzumelerinin adıdır. Hakikat, felsefe için güya varılması lazım gelen, fakat asla varılmayan, varılmayacak ve boyuna aranacak olan bir hedef, bir ilk merhaledir. İslamdaysa sadece bir ilk temel ve bir ilk ve mutlak arayış… Yani İslâmda hakikat peşin ve varlığın sırlarını aramak ondan sonra… Birbirinin yanlışını çıkartmaktan başka rolü olmayan felsefeyi, perişan ve her dem birbirinin başını yemek gayesinde bir demokrasiye benzetecek olursak İslâma hakikat saltanatı gözüyle bakabiliriz. Demek varış önce, arayış sonra… Varışa bağlı tefekkürün adı da felsefe değil, hikmet… Felsefe başı boş bir çıkış ve bulamayış, İslâmi tefekkür ise düzenli bir yol alış ve bulduğunu derinleştiriş ve genişletiş…
Kâfir — Hep şiir, hep şiir, hep büyü sanatı, sözleriniz…
Mümin — Şimdi «İslâm felsefesine göre» lafını durdurup «İslam hikmetlerine göre» diye sözünüze devam edebilirsiniz…
Kâfir — Vazgeçtim! Siz felsefeyi yermekte devam edin.
Mümin — Yerdim, yereceğim kadar.
Kâfir — Peki onun hiç mi faydası yok?..
Mümin — Var!.. Hem de ne büyük fayda!.. Söylediğim gibi, birbirinin yanlışını çıkarma, birbirini yerme, yeme faydası.. Ve iman sahiplerine bâtıl aklın ne demek olduğunu göstermeleri, mücadele sahası açmaları ve tababette mikroba karşı yapıldığı gibi bir nevi (asepsi) ve (antisepsi) tedbirine meydan vermeleri…
Kâfir — Aklım almıyor!
Mümin — Aklınız yok ki, alsın!..
MÜMİN – KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 19-20


Mumin Kafir Karşılaşma / Akıl

Karşılaşma

Mümin — Siz kimsiniz?
Kâfir — Sizce Kâfir!
Mümin — Ne istiyorsunuz?
Kâfir — Sizinle konuşmak…
Mümin — Sebep?
Kâfir — Bakalım kim kimi mat edecek?
Mümin — Buyurun, şu iskemleye oturun. Ben bu zamana kadar altı türlü kâfir gördüm: Topyekûn bütün dinleri ve Allah’ı inkâr edenler… Allah’ı kabul edip peygamberlerini inkâr edenler… Allah’ı kabulle bazı peygamberleri inkâr edenler… Müslümanlığı kabul eder gibi olup onun bazı emirlerine ve yasaklarına itiraz edenler… Müslümanlığı sözde kabul edip onu bu asra göre yenileştirmek ve değiştirmek icap ettiğini iddia edenler… Müslümanlık iddia edip onu olduğundan başka türlü göstermek isteyenler… Siz, bunlardan hangi zümreye mensupsunuz?
Kâfir — Ay, bunların hepsi sizce kâfir mi?..
Mümin — Hepsi!..
Kâfir — Ben sırasına göre bunlardan ayrı ayrı hepsine ortağım!..
Mümin — Demek siz bütün şubeleriyle kâfirsiniz! Fakat bu birbiriyle barışmaz şubelere yayılı ve bu kadar dağınık olmak, küfür dâvanızda zaaf ve tezat teşkil etmez mi?..
Kâfir — Bilâkis… Ben herşeyden evvel Allah’ı inkâr ediyorum! Namütenahi bir cehd sarfederek muhal farz, O’nu kabul eder gibi olsam, peygamberleri kabul edemeyeceğimi anlıyorum. Allah’ı ve bazı peygamberleri kabul etsem, bazılarını redde mecburum! Hepsini ve bilhassa sonuncusunu kabul edip müslümanlık çerçevesine girsem, onun birçok emir ve yasaklarını mânâsız ve mantıksız buluyorum! Onları da sineye çeksem, müslümanlığın bu asra göre mutlaka yenileştirilmesi ve değiştirilmesi zaruretini görüyorum! Ve, yine farz—ı muhal, tam bir müslüman olsam, hiç de müslümanlığı sizin anladığınız gibi kavrayamayacağımı kavrıyorum! Görüyorum ki, benim inkârım başından sonuna kadar tezatsız bir bütün ifade ediyor. Düşünün… Ben gerçek iman adına sizin varmış bulunduğunuz noktaya, ayrı ayrı hepsini muayeneden geçirmiş olmak şartıyla, ne kadar uzağım!..
Mümin — Siz, bütün dünya felsefeleriyle beraber, bir çok dinleri ve bilhassa müslümanlığı, en ince ve en mahrem noktalarına kadar biliyor musunuz?
Kâfir — İnanın ki, bütün bunlarla beraber, müslümanlığı, değme İslâm âlimlerinden daha iyi tanıyorum!
Mümin — Öyleyse, sizinle uğraşırken, küfür üniversitesinin her fakültesiyle ayrı ayrı meşgul olmak icap edecek…
Kâfir — Fena mı? Memnun olun! Eğer bende, küfür ismini verdiğimiz hadiseyi olanca zenginlik ve çeşitleriyle bulursanız, siz de terazinin öbür kefesine en hususi mânadaki imanınızın bütün dirhemlerini atmak fırsatını elde etmiş olursunuz! Ve bakalım, hangi kefe ağır gelir?
Mümin — Yeryüzünde en ahmak müminin, en ahmak ânında duyacağı Allah bedaheti ve kalbinden fışkırtacağı Allah lâfzı, sizin o zengin kefenizi berhava etmeye yeter ama, pekâlâ, size mevzu mevzu cevap vermeyi kabul ediyorum! Önce şu teşhisle işe başlayayım: Siz kendinizi tezatsız görme noktasında aykırılıkların en yırtıcıları arasında parçalanmış ve her şeyden evvel nefsinizi murakabeden uzak kalmış bir yaratılış temsil ediyorsunuz! Ve yanlışa inanmak şöyle dursun, inanmaya inanma haysiyetini elden kaçırmış bulunuyorsunuz. Aydın geçinen nice kâfir gibi, siz, şunu bunu değil, doğruyu inkâr makamındasınız. Siz insanı inkâr ediyorsunuz.
MÜMİN – KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 7-9

/ Akıl 
Kâfir — Siz, iman sahipleri ispat edemiyeceğiniz bir mesele karşısında kaldınız mı, hemen aklı ve ispatı inkâr etmek yoluna dökülürsünüz. Usûlünüz daima budur. Sanki aldı inkâr etmekle varlığını peşinen kabul ettiğiniz şeyi ispat etmiş oluyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki, ispat akıldadır. İnsanın, mesafeyi kabul ettikten sonra ayaklarını inkâr etmesi, varılacak hiçbir yer olmadığını gösterir. Onun içindir ki, akla birtakım gülünç çıkmazlar açarak onu kendi içinde hayret ve esarete mahkûm ettikten sonra, yine onun vasıtasiyle hakikat avcılığına çıkmak, içine saman doldurulmuş ölü köpekle tavşan kovalamaya çıkmak kadar mânâsız olmaz mı? Sizin akla biçtiğiniz bu esir memuriyetten sonra, ne iman, ne inkâr, hiçbir şey düşünülemez ve konuşulamaz. Öyle bir yokluk âlemine girilir ki, orada “var” topyekûn yok olduktan başka “yok”da yoktur. O halde susulur, cemadlaşılır, hiçbir tecrit ve teşhise, tefekkür ve muhasebeye yer kalmaz. Sizin hileniz budur!..
Mümin — Bakalım hile kimde? İmanın elinde akıl, anlattığınız bu tâbi vaziyete geçerken, inkârın, yani sizin gibilerin elinde de putlaşıyor, kendi olmadığı yerde “var” ve “yok”u gösterecek mutlak bir nefy âlemine kaçmak suretiyle nefsini ve hükümranlık hırsını korumaya çalışıyor. Eğer hile ve sahte teselli diye bir şey varsa işte budur; ve bu (taktik) aklın nihâî gözbağcılığı, hokkabazlığı, düzenidir. O kadar ki, bu hileyi hattâ yine akılla çözmeyi bilmeyenler için vaziyet tehlikelidir. Bakınız efendim; aklı tüketen ve onun son sınır taşına kadar uzanıp kayaya çarpanların muazzam düsturuna göre “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız…” Akıl, varken yok, yokken var bir keyfiyettir. Ve yine aklî bir zaruret olarak şart… Şu muhakkaktır ki, aklın akıl olması için evvelâ nefsini, zatını idrak etmesi, bu hususta bir his şemmesine mâlik bulunması bedihîdir. Aklın selâhiyetini tâyin, mutlaka kendisinin tam bir muayene, murakabe ve keşfiyle mümkündür. Bu selâhiyet, muayyen bir mesafe şeridi gibi, kendisinden uzak kalan bir âlemin kapısında nihayete erince, ona, yani akla, dışını inkâr değil, bilâkis tasdik gibi son ve ulvî bir idrak düşer. İdrakin imkânsızlığını anlayan bir idrak… Bu, aklın, kendi aczini müşahede yoliyle becerdiği öyle bir varıştır ki, onda, bir nevi, kendi nefsini de idrak ve ikmâl kıymeti mevcuttur. Sizin aklınız, kendi kendisini görmeden, gördüğünü, ölçtüğünü ve binaenaleyh bulmadığını zanneden; bizim aklımız ise kendi kendini görerek, göremediğini, ölçemediğini ve binaenaleyh bir görülemez ve ölçülemez bulunduğunu gösteren bir vasıta… Böylece hile isnad ettiğiniz iman aklı, hakikatin ve olunması gereken şeyin ta kendisi; hakikat ve halisiyet izafe ettiğiniz küfür aklı ise hile ve hokkabazlığın bizzat hem suçlu ve hem güçlü şekildir.
Kâfir — Safsata!..
Mümin — Cankurtaran simitlerinizden biri… Safsata… Onu hem siz yapar, hem de muhatabınıza isnat edersiniz! Sizin yandan çarklı ve davlumbazlı battal akıl geminizi kızağa çeken herkes, nazarınızda hayâl adamıdır. İşte, bizatihi, Allah ve üstün illiyetleri anlamasına imkân olmayan, tek imkânı ancak anlayamıyacağını anlatmaktan ibaret bulunan akıl, kendi öz gururunu tekmeler tekmelemez, altından öyle bir akıl çıkar ki, o, bütün bedahetleri görmeğe başlar. Gördüğü ilk tecelli de bedahetlerin en mutlakı halinde Allah’ın varlığı olur.
Kâfir — Allah’ın bu kadar ucuz ispatını hiç kabul eder miyim ben?
Mümin — Demek siz sadece malın pahalısını kabul edersiniz! Pahalı olsun da ne olursa olsun… Fakat Allah’ın, meselâ su gibi, nice nimeti vardır ki, hiç bir bedel onun büyük değerini ölçemez. Bedahet de, bedava olmakla beraber böyle bir nimettir.
Kâfir — Sizdeki yalnız tevilden ibaret güzellik…
Mümin — Sizdeki de tevilsiz çirkinlik!..
Kâfir — Ama yine akıl diyorsunuz. Daima akıl, hep akıl, ondan vazgeçemiyorsunuz!
Mümin — Evet, akıl diyorum! Aklın, nihaî hamle ve kazanç olarak, kendi kifayetsizliğini anlamasından, kendi kendisini tahrip etmesinden başka hiçbir nasibi yoktur. Nitekim, kendisinden evvelki akılcılar sistemini yıkmış olan Garplı bir filozof, hasımlarının “sen akılcılık mesleğini yıktın ama, metodun aklîdir; buna ne dersin?” sözüne şu cevabı vermiştir: “Demek ki, akim en üstün ve en nihaî faaliyeti, kendi metodiyle kendi kendisini tahrip etmekmiş…” Siz bu filozofu tanıyor musunuz?
Kâfir — Evet… Meşhur (Bergson)… Şair felsefecilerden biri…
Mümin — Demek o da şair sizce…. Ya ondan asırlar önceki İmam-ı Gazalî’ye ne buyrulur?..
Kâfir — Onu bilmiyorum!
Mümin — Bildiğiniz ne var ki, onu bilesiniz?.. İmam-ı Gazali diyor ki: “Aklı gerdim, gerdim, kopacak kadar gerdim, gördüm ki, o, sınırlıdır ve kendi kendisine varabileceği hiçbir nihayet noktası yoktur. Aklımı kaybedecek hale geldim ve Allah Sevgilisinin ruh feyzine sığınıp her şeyi anladım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın verâsıdır.” İşte akıl!..
MÜMİN – KÂFİR
Necip Fazıl Kısakürek
Büyük Doğu Yayınları
Eylül 2004, 8. Baskı, Sf. 13-15





MİMAR SİNAN IN KAFATASI NEDEN KAYIP?

MİMAR SİNAN'IN KAFATASI NEDEN KAYIP?

Batıdaki iddialar karşısında Ankara'daki Türk Tarihini Araştırma Kurumu daha sonraki adı Türk Tarih Kurumu olacak olan kurum "Mimar Sinan'ın mezarını açıp kafatasına bakalım" şeklinde bir karar aldı.

Ekranlardaki bir dizi, seyirciye sunduğu birçok yanlış bilgiye rağmen Türkiye’de tarihin yeniden araştırılmasına katkı sağladı.

Ben de bu gaza geldim diyebilirim.

Ama ben konu başlığı olarak ne Hürrem’i ne de Süleyman’ı seçtim.

Benim kurbanım Mimar Sinan…

Mimar Sinan’la ilgili tartışmalar hiç bitmedi.

Ermeni, Rum, Beyaz ırk…

Masonların Türkiye’de çıkarmış olduğu dergilerine Mimar Sinan ismini vermeleri belki de en önemli detaydı benim için.

Veya ipucu.

Bu bilgiyi başköşemize koyup araştırmamızı öyle yaptık.

Bu yazıda sizinle paylaşacağım teknik bilgiler Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Selçuk Mülayim’in bir söyleşisinden alınan bilgilerdir.

Mimar Sinan'ın kafatası neden mezarından çıkarıldı ile başlayalım.

1930'lu yıllardan II. Dünya savaşına kadar Avrupa'da ırkçılık hat safhadadır.

Batıda o dönemde şöyle bir kanı var;

Beyaz ırktan olmayan hiç kimse uygarlık tarihinde yüksek noktalara ulaşamaz.

Bu iddianın bir adım sonrası Mimar Sinan’ın Türk olmadığı idi.

Batıdaki iddialar karşısında Ankara'daki Türk Tarihini Araştırma Kurumu daha sonraki adı Türk Tarih Kurumu olacak olan kurum "Mezarını açıp kafatasına bakalım" şeklinde bir karar aldı.

Türk Tarihini Araştırma Kurumu üyeleri Hasan Ferit Çambel, Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan ve Şevket Aziz Kansu, Süleymaniye külliyesine gelip Sinan'ın mezarını açtılar.

Bir iki metre dikkatle kazılan mezarda dağılmış bir iskelet fakat sapasağlam bir kafatası bulunur.

Antropolog Şevket Aziz Kansu derhal fırçasıyla kafatasının tozunu toprağını alıp, temizler.

Pergeli ve ölçüm aletleriyle kafatasını ölçer.

Bir iddiaya göre kafatasının brakisefal (Türk ırkının kafatası özelliği) olmadığı anlaşılır.

Bu bilgi Atatürk’e de aynen böyle iletilir.

Hatta kafatasının göze çarpacak kadar uzun olması mezarın başındaki üç kişinin de dikkatini çekmiştir.

Öteki bir iddia ise Sinan’ın kafatasının “Brakisefal” kafatası özelliği taşıdığı şeklindedir.

Sonuçta çıkarılan kafatası, Ankara’da dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Antropoloji bölümünde Türk büyüklerinin kafatasları müzesi açılması çalışmaları kapsamında bir torba içinde Ankara’ya götürülür.

Türk büyükleri kafatası müzesinde sergilenmek üzere.

Fakültenin deposuna konulur.

Ancak yıllar geçmesine rağmen müze açılmadı.

Kafatası da kaybedildi!

Daha sonraki dönemde yapılan restorasyonlarda Sinan'ın mezarı tekrar açıldı.

Kafatasının yerinde olmadığı görüldü.

Ne olmuş olabilir?

Her şey olabilir.

KAYNAK: Hayrettin OSMANOĞLU / El Aziz Gazetesi

http://www.el-aziz.com/haber.php?id=4329#.UJZEFpnPySo



Necip Fazıl ın mahkemede

Merhum Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevkedildiğini

Necip Fazıl'ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:

İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye haykırdığını Biliyor muydunuz?

Fatihin Torunları


HAPİSTEKİ PAPAZLAR ATAM Fatih Sultan Hikayeleri

Fatihin Torunları

HAPİSTEKİ PAPAZLAR
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, İstanbul’un fethinden sonra tüm hükümlüleri serbest bırakır. Ancak bu hükümlüler arasında yer alan iki papaz zindandan çıkmak istemezler. Halka zulüm ve işkence eden Bizans İmparatoru’na, adaletli olmasını tavsiye ettikleri gerekçesiyle hapse atılan papazlar, bundan böyle hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdir.
Olaydan haberdar olan sultan, huzuruna çağırdığı papazların ağzından kendi hikâyelerini dinler ve onlara şöyle der:
“Bir teklifim var: sizler İslam adaletinin uygulandığı bu memleketi geziniz, Müslüman hâkimlerin ve halkımın davalarını dinleyiniz. Eğer hayata küsmenize sebep olan adaletsizliği burada da görürseniz gelip bana bildiriniz ve önceden verdiğiniz kararınız doğrultusunda uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu kanıtlayınız.”

Papazlar zaman kaybetmeden yola çıkarlar. İlk durakları Bursa’dır. Orada şöyle bir olayla karşılaşırlar:
Bir Müslüman’ın, “hiçbir kusuru yok” denilerek bir Yahudi’den satın aldığı atın hasta olduğu ortaya çıkar. Müslüman, sabah olur olmaz kadının yolunu tutar. Ancak kadı henüz gelmemiştir. Bir süre boyunca bekleyen Müslüman, kadının gelmeyeceğini düşünerek atını alıp geri döner ve at o gece ölür. Olayı sonradan öğrenen kadı, atın sahibi Müslüman’ı çağırarak şöyle der:
“Eğer geldiğinizde ben makamımda bulunsaydım, atı sahibine iade edip paranızı alırdım. Ancak zamanında daireme gelmediğim için olayların bu şekilde gelişmesine sebep oldum. O yüzden atın ölümünden doğan zararı ben ödeyeceğim.”

Bu olay karşısında hayrete düşen papazlar buradan İznik’e geçerler. Bu şehirde ise şöyle bir mahkeme ile karşılaşırlar:
Bir Müslüman’dan tarla satın alan başka bir Müslüman ekin zamanı gelip de tarlasını sürmeye başlayınca sabanına bir küp altın takılır. Çiftçi altınların hepsini alarak tarlanın ilk sahibine giderek küpü vermek ister. Ona “Ben senden tarlanın altını değil, üstünü satın aldım. Eğer tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin bana bu fiyata satmazdın. Al şu altınlarını” der.

Tarlanın ilk sahibi ise, tarlayı kendisine taşı ve toprağıyla beraber sattığını söyleyerek altınları kabul edemeyeceğini söyler. Anlaşmaya varamadıkları için iki Müslüman soluğu kadının huzurunda alırlar. Kadı, adamlara çocukları olup olmadığını sorar. Birinin erkek diğerinin ise kız çocuğu vardır. Kadı, bu iki çocuğu birbirleriyle nikâhlayarak altını da çeyiz olarak onlara vermeye hüküm verir.
Bu iki olaya tanık olduktan sonra papazlar İstanbul’a gelerek Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarlar ve şöyle derler:
“Bizler artık inandık ki bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Bu dinin insanları başka dinden olanlara bile kötülük yapamazlar. Bu yüzden biz zindana dönme kararımızdan vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inandık… ”



I Need Allah In My Life ♥

I Need Allah In My Life 
Alhamdulillah we have reached another blessed day of Friday in the blessed month of Ramadan. It might be your last jumah during Ramadan! How was your jumah? Share a gem that you learned this week whether from the jumah khutbah or elsewhere so that others can benefit and you can also share in the reward, in'sha'Allah!

Allahu Akbar!




Osmanli da FAYTON Arkasi yazilar cidden cok keyifli.

FAYTON Arkasi yazilar
Medreselim

O şimdi yeniçeri

Hatalıysam: teez kellesi vurula

Tek rakibim hezarfen ahmet çelebi

Yezidim ama akçe bende

Mekteplim ..

Rahmetli de şahlanırdı..

Padişahım çok yaşa

Paşa babam sağolsun
Akıncısın dediler, kız vermediler

O şimdi sadrazam

Tek rakibim padişah!

Fetihlerin ustasıyım, gözlerinin hastasıyım!

Faytonunda yer yoksa bana güzelim, ben at üstünde de giderim!..

Alırım faytonunuuu..

Hakkını ver faytonun hakkını !

Havan kime sultanım

Rampaların ustasıyım, sağlığınızın duacısıyım ..




Konusurken Tartisirken Bunlara dikkat edelim Kardeslerim



Birilerine “Allâh’ın oğlu musun?” veya “Allâh’ın oğlu bile olsan”, “Allâh bile seni kurtaramaz”, “Allah bile beni vazgeçiremez”gibi sözler söylemek, insanı imanından eder

Bir Müslümanın dinine, imanına, kitabına, peygamberine veya şeriatına sövmek; onları lanetlemek, buğzetmek veya onlarla alay edip, onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.
Kâfir olarak can vermiş biri hakkında “Allâh rahmet etsin; Allâh ondan razı olsun ve mekânı cennet olsun” gibi dileklerde bulunulan sözler kullanmak, insanı imanından eder.

Biri veya bir şey hakkında “Allâh bunu yanlışlıkla yarattı” ya da “Bir şeyini unutarak eksik yaratmış” gibi sözler sarfetmek şaka da olsa insanı imandan eder.

“Seninle cehennem ödüldür ve sensiz cennet sürgündür” gibi sözler; cennetin nimetlerini ve cehennemdeki azabı hafife alma ve küçümseme içeren söz ve iddialar şaka da olsa hangi maksatla olursa olsun insanı imandan eder.

“Zalim kader”, “Kader utansın”, “bu kadar keder de adaletsizliktir”, “bu sefer kader yolunu şaşırdı” ya da “Allâh benden başka keder gönderecek kimse bulmuyor” gibi kadere itiraz ve tepki içeren sözleri -öfke halinde bile olsa- söylemek, insanı imanından eder.

“Çalışmak namaz kılmaktan önce gelir veya daha önemlidir.” ya da “Çalışmak için namaz kılmamak haram değildir” gibi sözler, insanı imanından eder.

Kâfir olan birine, küfrüne rağmen “Allâh seni seviyor”, “Allâh senden razıdır” ya da “Allâh senden razı olsun” demek, insanı imanından eder.

Namaz ve diğer farzlarla alay ederek; “Bunlar bana farz değil”, “Ben bunlardan muafım”, “Bunlar bana fayda vermezler” veya “İşim hepsinden önemlidir” gibi sözleri söylemek -şaka da olsa-, insanı imanından eder.

Bir Müslümana; “Senin dininin, imanının, kitabının, namazının, şeriatının veya senin hayrının içine ederim” demek, insanı imanından eder.

Dünyadaki yaptığı iyilikler ne kadar olursa olsun, Müslüman olmayan birine; “Müslümanlardandaha hayırlıdır, daha efdaldir” veya “Allâh O’nu küfrüne rağmen sever” sözlerini söylemek, insanı imanından eder

“Keşke zina, zulüm veya adam öldürmek haram olmasaydı” demek, insanı imanından eder.

Haram olan bakışa; “Güzel kadınlara bakmak veya onlarla tokalaşmak sevaptır.” demek, insanı imanından eder.

Yalan söyleyen bir kişinin, Allâh’ı haşa cahil olmakla vasıflandırarak; “Allâh şahittir ki ben yalan söylemiyorum.” sözünü kullanması, onu imanından eder..

Kur’an-ı, müzik çalarak birlikte okumak, insanı imanından eder.

Kâfir olarak ölen, bütün veya bazı kâfirlerin; “Dünyadaki yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak cennete girecekler.” veya “Girmek onların da hakkıdır.” demek, insanı imanından eder.

Haram olan bir şeyin haram olmasıyla alay ederek, onu işleyen; zina yaparken, içki içerken veya haram bir şeyi yerken bereketlenme niyetiyle “Besmele” çeken insan, imandan çıkar.

Namaz kılması emredilen kişiye; “Sen namaz kılmakla neyi kazandın ki, bana namaz değil iş lazım.” veya “Namaz kılıp kılmamak önemli değil.” demek, insanı imanından eder.

Allâh’a itiraz ederek; “Allâh neden beni yarattı?”, “Neden şunu emretti?”, “Neden şunu yasakladı?”, “Neden şunu böyle değil de şöyle yarattı? ” veya “Falanca şeyi yapmamalıydı.” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.

Her kes tarafından haram olduğu bilinen herhangi bir şeyi işleyene (sevap kazandırma manasında) “helal olsun sana” ya da “iyi yaptın” veya “doğru olanı yaptın” gibi sözleri söylemek insanı imandan eder

Bundan başka küfürle alakalı olan hükümler konusunda geniş bilgi almak isteyen “İslâm’ın Temel İnançları” ve “Behcettun Nazar” adlı kitaplarıma bakabilir.



Fatih in 30 bin kişiyi müslüman yapan konuşması

Yalan Yazan Tarih utansın

Fatih'in 30 bin kişiyi müslüman yapan konuşması

Samanyolu Haber TV'de yayınlanan Asrı Aşan Sırlar programında Fatih Sultan Mehmet'in hayatına dair pek bilinmeyen bir bilgi paylaşıldı.

Asrı Aşan Sırlar programı her hafta birbirinden ilginç ve sıra dışı konularıyla yine izleyicileri ekrana kilitledi. Programın bu haftaki konukları İstanbul Baş Vaizi Mustafa Akgül ve Avukat Şair Hayati İnanç 'tı.

Hayati İnanç, Fatih Sultan Mehmet 'in hayatına dair çok az bilinen bir bilgiyi paylaştı. İnanç, Fatih'in dergaha girmek istediğini fakat hocalarının buna müsaade etmediğini, yerinin burası olmadığını belirtilerek gönderdiklerini söyledi.

Fatih Sultan Mehmet'in bir konuşmasıyla 30 bin kişinin Müslüman olduğunu söyleyen İnanç, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"BOŞNAKÇA KONUŞMA YAPTI, 30 BİN BOŞNAK MÜSLÜMAN OLDU!"

'Fatih Sultan Mehmet, İstanbul fethinden sonra kendi kurduğu dergaha girmek istiyor. Fakat Fatih'in hocaları buna müsaade etmiyor. Görevinin burası olmadığını belirterek istikamet veriyorlar. Fatih, Saray Bosna'ya sefer düzenliyor. Daha önceden alınmış fakat bayrak dikilmesi gerekiyor. Müsaade alıyor ve şehre giriyor. Etrafına 50 bin kişi toplanıyor. Fatih Sultan Mehmet, toplanan insanlara Boşnakça bir konuşma yapıyor. O konuşmanın adından 30 bin kişi Müslüman oluyor' dedi.

Fatih'e cihat etmek, insanlara hizmet etmekten başka bir iş bırakılmadığını söyleyen İnanç, etrafındaki hocalarının Fatih'e bu istikamette bir yol çizdiğini belirtti.

FATİH'İN 3 HOCASI

Hayati İnanç, son olarak ise, Fatih Sultan Mehmet'in 3 büyük hocası olduğunu, bunların Türk, Fransız, Kürt kökenli olduklarını söyledi.


Google+, Facebookta vs yerlerde, onun bunun karısına kızına sarkıntı olanlar.


Google+, Facebookta vs yerlerde, parklarda bahçelerde,

cafelerde bilmem nerelerde onun bunun karısına
kızına sarkıntı olanlar, kendi karısını
kızını hazırlasın




Bu hadisi serife dikkat!!!


"SİZ SEREFLİ OLUNKİ, KADINLARINIZ DA NAMUSLU

OLSUNLAR"

HZ.MUHAMMED sallallahu aleyhi ve sellem.

www.tarihimiz.info
www.tarihimiz.info

Laylat al-Qadr tr_Miraç Gecesi

Laylat al-Qadr

Laylat al-Qadr
The Prophet Muhammad (Allah bless him and give him peace) said, “Whoever prays on Laylat al-Qadr out of faith and sincerity, shall have all their past sins forgiven.” [Bukhari and Muslim, from Abu Hurayra (Allah be pleased with him)]
The Prophet (Allah bless him & give him peace) also said, “Seek it in the last ten days, on the odd nights.” [Bukhari and Muslim from Abu Sa`id al-Khudri (Allah be pleased with him)]
The scholars affirm that it is the best of nights, [al-Fatawa al-Hindiyya, quoting Mi`raj al-Diraya, 1.216] because of Allah Most High’s words,
“Lo! We revealed it on the Night of Power.
Ah, what will convey unto thee what the Night of Power is!
The Night of Power is better than a thousand months.
The angels and the Spirit [Jibril] descend therein, by the permission of their Lord, will all decrees.
(That night is) Peace until the rising of the dawn.”
(Qur’an, Surat al-Qadr: 97)
Imam Nawawi and others explain that ‘The Night of Power is better than a thousand months,’ means that it is better than a thousand months without it.
Given the tremendousness of this night, it is recommended to seek this night, and to worship Allah in it, with prayer, supplication (du`a), remembrance (dhikr), and other actions. [Ibn Abidin, Radd al-Muhtar, quoting Mi`raj al-Diraya, and Nawawi, al-Majmu`] Because obligatory acts are more beloved to Allah than supererogatory ones, the most important thing for men is to pray both Isha and Fajr at the mosque.
When is it?
There is great difference of opinion about this, because it is of the matters whose certain knowledge has been lifted by Allah Most High from this Ummah, for the wisdom that people strive to seek it:
In general, it is agreed that it is most likely to be in the last ten nights of Ramadan, with the odd nights being more likely. Of the odd nights, the night of the 27th (which is the night before the 27th of Ramadan, for the Islamic day starts with nightfall) is most likely. Imam Shafi`i said that it is most likely to be the 21st, then the 23rd, then the 27th. Imam Nawawi followed the position of Imam Muzani and Imam Ibn Khuzayma that it moves around within the last ten nights. [Nawawi, al-Majmu` Sharh al-Muhadhdhab, 6.488]
However, it could be outside the last ten nights within Ramadan. It may even be outside Ramadan according to both early and late scholars. This has been transmitted from many of the Companions of the Prophet (Allah bless him & give him peace), including Ibn Mas`ud (Allah be pleased with him). It is one of the reported positions of Imam Abu Hanifa, and also of many of the great knowers of Allah, including Ibn Arabi (whose position is quoted by Ibn Abidin with support), Abu’l Hasan al-Shadhili, Sha`rani, and many others.
May Allah give us the success of following in the footsteps of the inheritors of the Prophet (Allah bless him & give him peace), outwardly and inwardly, and may He make us of those whom He loves.
This is one of the many reasons why one should strive to establish the night vigil prayer (tahajjud), daily.
Explanation:
It has been reported that, “Once the last ten [days of Ramadan] started, the Messenger of Allah (blessings and peace be upon him, his family, and companions) used to spend the nights in worship, wake his family, strive, and tighten his belt.” [Bukhari and Muslim] Tighten his belt refers to determination.
The established position of Abu Hanifa and his two main companions, Abu Yusuf and Muhammad ibn al-Hasan (Allah have mercy on them) is that it is specific to Ramadan. Abu Hanifa said that it is not a fixed day but, rather, it moves around in the month. [Ibn Abidin, Radd al-Muhtar, from al-Bahr and al-Kafi] As for the hadiths about it being the night of the 27th, Ibn Abidin mentions that Abu Hanifa explained them as meaning a particular year.
Ibn Abidin quotes Ibn Nujaym’s Bahr al-Ra’iq that this is one transmitted position of Abu Hanifa. Another, mentioned in Qadikhan’s Fatawa al-Khaniyya, one of the most important works for fatwa in the school, is that the famous transmission from Imam Abu Hanifa is that it moves around the entire year; it could be in Ramadan, and it could be in another month.
Ibn Abidin said,
“This is supported by what the Master of the Knowers of Allah Sayyidi Muhyi al-Din Ibn Arabi mentioned in his Futuhat al-Makkiyya,
‘People differed about Laylat al-Qadr. Some said it moves around the entire year. This is my position, for I have seen it in the month of Sha`ban, and in Rabi`, and in Ramadan. I have seen it most, though, in the month of Ramadan, and, specifically, in the last nights. I saw it once in the second third of Ramadan, on an even night, and once on an odd night. Therefore, I am certain that it moves around the entire year, on both odd and even nights.’
And there are many opinions regarding this, which reach 46 different positions.” [Ibn Abidin, Radd al-Muhtar]
This is reported to be the position of Ibn Mas`ud (Allah be pleased with him) and other great Companions. [As mentioned by Bututi in his Kashshaf al-Qina`, and others; for the many narrations from the Companions and Followers about Laylat al-Qadr, see Ibn Abi Shayba’s Musannaf]
Imam al-Nafrawi al-Maliki mentions in his al-Fawakih al-Dawani fi Sharh Risalat Ibn Abi Zayd al-Qayrawani that the position of Imam Malik, Imam Shafi`i and Imam Ahmad, and the majority of the scholars is that Laylat al-Qadr is not a specific night. Rather, it moves around.
Imam Sarakhsi mentions in his Mabsut, a 30-volume masterpiece of Hanafi legal reasoning, proofs, and comparative fiqh that was mainly authored by dictation to students while unjustly imprisoned in a pot well, that the position of most of the Companions (Allah be pleased with him) was that it is on the night of the 27th. (3.127) This understood, others explain, to mean that its most likely night is the night of the 27th of Ramadan. [As in Ruhaybani’s Matalib Uli’n Nuha Sharh Ghayat al-Muntaha 2.225 in Hanbali fiqh]
And Allah alone gives success.
By Shaykh Faraz Rabbani

Yeryüzünde hiç bir müslüman kalmasa,

Yeryüzünde hiç bir müslüman kalmasa, ben yine Ağrı dağından haykırmak isterim bü...tün Dünya duysun: - " Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve resûluhu 

Başkaları var diye de mümin değilim. Vicdanım ve aklım ehadiyyet sıfatıyla bütün dinin hakikatine iman etmiş. Başka din kardeşimin de ne Kürtlüğüne bakarım ne Rumluğuna bakarım ne Araplığına bakarım. Allah beni kardeş ilan ediyor: - " İnnemel Müminune İhvetün / Bütün Müminler Kardeştir.'' (Hücürat 10) -
Allah'ın ölçüsünü nasıl terk ederim !..

M.Kemal Allah'ı da nizamını da reddetmiş, şimdi biz de onun fikirlerini reddediyoruz. Kanun hakareti suç sayıyor ben hakaret etmiyorum ama bütünüyle karşıyım, iftihar ederim karşı olmakla.

Bir sopayı eğri bulsan düzeltmekle düzelmez, aksine eğeceksin.
Ah kanun olmasa ben bu sopayı nasıl aksine bükerim bilseniz

[Kadir Mısıroğlu]



İŞTE ÖMER MUHTAR'IN DESTANSI MÜCADELESİ VE ŞEHADETİ

İŞTE ÖMER MUHTAR'IN DESTANSI MÜCADELESİ VE ŞEHADETİ

Alim ve Savaşçı: Çöl Aslanı Ömer Muhtar

Genel Kurul'u sizler için takip eden ekibimiz günlük olarak gelişmeleri sizlere aktarırken, konferanslar dışındaki zamanlarda Trablusgarp'ın tarihi öneme haiz yerlerini sizler için görüntülüyor… Bunlardan en önemlisi ise Libya'yı fetheden Osmanlı Deniz Kuvvetleri Komutanı Kaptan-ı Derya TURGUT REİS'in mezarı. Ünlü komutanımız hakkında ki dosyayı sizlere önümüzdeki günlerde hazırlayarak sunacağız.

Ancak, şimdilik ve öncelikle halkı ve kendisi sıcak ülkede bulunduğunuz da aklınıza ilk gelen şeylerden biri, her birimizin genç yaşlarda hayatını film olarak izlediği ve Libya lideri Muammer KADDAFİ tarafından finanse edilen Libya Direnişinin sembolu büyük komutan, Libya'lıların; " torunuyuz" diyerek gurur duyduğu ÖMER MUHTAR…

Şu ana kadar dünya üzerinde yapılan sıcaklık ölçümlerinde, gölgede en yüksek derece sıcaklığın ölçüldüğü Libya'da klimalar olmadan bizler nefes alamıyoruz ama, o kahraman insanlar işgale karşı nasıl direnmiş hayret etmemek mümkün değil...

ÖMER MUHTAR DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU ( 1858-1931)

Ömer Muhtar 1862 yılında, Libya'da Defne bölgesinin Batnan kasabasında dünyaya geldi.Mensubu olduğu Münifiye kabilesi izzet ve şerefiyle meşhur bir topluluktu. Babası Muhtar, mertliği,cesareti ve güçlülüğü ile tanınmış kahraman bir şahsiyetti. Annesinin ismi Aişe binti Muharib'tir. Küçük Ömer ilk eğitimini muhterem pederi Muhtar'dan aldı. Babası, 1878 yılında hac vazifesini ifa için Hicaz'a giderken Ömer ve kardeşi Muhammed'i yakın arkadaşı Seyyid El Giryani'ye emanet etti. Muhtar'ın Hac sırasında vefatı üzerine onun ve kardeşi Muhammed'in yetişmesini baba dostu Seyyid el Giryani uhdesine aldı.İki kardeş Cağbub'taki İslami Bilimler Akademisine kaydoldular. Ömer Muhtar burada 8 yıllık köklü bir dini eğitim aldı.İlmi tahsilinin yanında çeşitli sanat dallarında da kendisini yetiştirdi.Marangozluk,demircilik,ziraatçılık, duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti. Aynı zamanda usta bir binici olarak ün saldı.Cağbub'taki okul arkadaşları onu son derece ciddi, üzerine düşen yükümlülükleri zamanında yerine getiren,istikrarlı bir yaşam süren bir şahsiyet olarak anlatmaktaydı.

Kısa zamanda arkadaşları arasında liderlik vasıflarıyla temayüz etti. Gür sesi, üstün zekası, güzel konuşması sürekli ilgi odağı olmasına, etrafındaki kişilerin sözlerine kulak vermelerine yol açtı. Mütevazi yaşantısı, servet peşinde koşmaması, onu saygın bir şahsiyet haline getirdi.Bundan dolayı “Sidi Ömer” diye anılır oldu.(saygıdeğer kişilere denilen bu hürmet ifadesi,şark vilayetlerimizdeki “Seyda” tabirini hatırlatıyor.)

ÜSTLENDİĞİ GÖREVLER

Ömer Muhtar'ın ağırbaşlığı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub üniversitesinin temsilcisi olarak Mısır ve Sudan'a gönderildi.Çeşitli heyetlere başkanlık yaptı.Kabileler arasında anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu olarak görev aldı. Böylece kabilelere ve yaşam tarzlarına iyice muttali oldu.Cağbub üniversitesinde ihtisasını tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi.Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı.Gayret ve çabaları ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmelerini engelledi.Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi.Bu vazifesini İtalyan'ın Libya'ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.

SENUSİ HAREKETİ

Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu.19.yy'da Kuzey Afrika'da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş,içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi,tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi,onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp,hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame Üstad Ebul hasen en Nedvi “Hakiki tasavvuf” adlı eserinde Senusiliğin tasavvufla cihadı,mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu dile getirmekdir.İslami diriliş hareketleri adlı eserinde Mustafa İslamoğlu'nun tespiti de aynı istikamettedir: "Mücadele ve mücahede alanlarının hepsinde birden seferberlik ilan edip iki kanatla birlikte uçabilme iftiharı son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihinde sadece Senusilere aittir.”

İTALYA'NIN LİBYA'YA SALDIRMASI

Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat Asrın en siyasi padişahı Abdülhamid-i Sani hanın dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat bulamamıştı.Abdülhamid'in bir avuç sergerdan tarafından alaşağı edilmesi ve yeni gelen idarenin beceriksiz ve acemi davranışları İtalya'ya beklediği fırsatı verdi.

Mısır'ın İngiliz işgalinde olması,Osmanlı devletinin deniz gücünün neredeyse olmaması vs gibi sebeblerden dolayı Libya'yı kolay bir lokma gibi gören İtalyanlar 27 Eylül 1911'de Osmanlı hükümetine verdikleri ültimatomla Trablusgarb'a çıkartma yaptılar.

İtalya askeri yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı yönündeydi.Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp kaldı. Savaş çıkmaza girdi.

Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna giden Osmanlı devleti'nin zaten az sayıda olan kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı zalim İtalyan güçleri ile başbaşa kaldı.Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi.

Senusi kamplarına gelen Osmanlı subayları Seyyid Ahmed'i iknada çok zorlandılar. Almanya'nın gücünü, Mısır'ın Osmanlı idaresine geçmesi ile mücahidlerin Libya'da rahat bir nefes alacağını izah etmeye çalıştılar. Fransız ve İtalyanlar'la birlikte bir üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan ısrarlar karşısında kerhen de olsa, Senusi mücahidlerine İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.

İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme gösteren Senusi kuvvetleri, İngilizlerin karşı hücuma geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus'un iç kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar.Öte yandan, Süveyş kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya düşürdü.Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı.

Senusi şeyhi bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir denizaltı ile payitahta geldi ve 1933'te vefatına kadar bir daha Libya'yı göremedi.İstanbul'da büyük şâşâ ile karşılanan,yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu'yu karış karış gezerken görüyoruz.(Seyyid Ahmed'in hayatı için bak.Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)

Seyyid Ahmed'in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi. 1922'den itibaren Benito Mussolini liderliğinde Faşistlerin İtalya'da egemenliği ele geçirmesi Libya üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu.İtalya'yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme hülyaları kuran İtalyan “Duçe”si, Trablusgarb'taki direnişin ezilmesini,Senusi mukavemetinin kırılmasını birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar 1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.

Merhum Muhammed Esed'in ifadesiyle “eline kılıçtan çok kalemin yakıştığı” Emir İdris ise beklenen İtalyan saldırısı öncesi Libya'yı terk ederek Mısır'a yerleşti.Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid Seyfeddin'i vekil bıraktı.Fakat onlar da, kendisi gibi cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler değillerdi.

Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan Mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin etrafında toparlandılar. Daha önceki muharebelerde askeri dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve bir Senusi liderinin “Onun gibi on insan olsaydı,bize yeterdi” dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.

ÖMER MUHTAR'IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ

Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya olarak küçük grublar halinde organize etti.Bu güçler birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına,nakliyelerine,karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan kayboluyorlardı.Ömer Muhtar emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında 1923'ten 1932'ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe,ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma cereyan ediyordu.

Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma gerekiyordu.Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımlara vabeste bir durumdu.Ömer Muhtar bir ara bunu temin için gizlice Mısır'a gitti.İdris senusi ile bir takım görüşmelerde bulundu.Ancak İdris, Mısır ve İtalyan hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardım için kılını kıpırdatmadı.Mısır'da rahatça yaşamayı,dağlarda İtalyanlara karşi binbir türlü çile içerisinde verilen mücadeleye tercih etti.(Daha sonraları, çilesini çekmediği davanın meyvesini yemek için, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Libya hükümetinin kralı oldu. Fakat kısa bir süre sonra Albay Kaddafi'nin darbesiyle devrildi...)

1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif'e yazdığı mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: “Selamdan sonra... Biliniz ki biz vatanımızın vatanımızın acıklı ve ızdıraplı bir hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan,istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken İdris es Senusi çıkıp Mısır'a gitti. Arkasından İtalyanlar ,yapılan bütün anlaşmaları iptal ettiler.İdris,bizi bırakıp Mısır'a iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir vaziyette bulduk.Gittiği yönü,doğu ve batısını bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik. Sen de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye'ye gitmeyi tercih ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak... Sübhanallah... tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da, acıklı günlerde nasılda terkedip gidiyorsunuz? Mısır'a, İdris'in yanına vardık. Ondan yardım istedik. Fakat bize, “gidin, kendi başınızın çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım yoktur” diye bizi eliboş gönderdi. Yanaklarımızı sulayan acı gözyaşlarımızla, Mısır'dan cephemize döndük. Ancak, şunu iyi biliniz ki, biz Allah'a tevekkül ederek vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye muhtacız. Özellikle silah, sonra para, yiyecek ve giyeceğe şiddetle muhtacız. Yardımcımız Allah'tır, Allah... Acele edin... Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse, az veya çok demeyin.”

Fransa'nın Cezayir'de, İngilizler'in Hindistan'da, Moskof'un Kafkas ve Türkistan savaşlarında ve Asyanın diğer münafıklarının,Avrupa'nın kafir zalimlerinin sultası ve işgali altındaki diğer memleketlerde hep aynı utanç tabloları yaşanmıştır. Hani dev şairimiz enfes bir şekilde der ya: “Gösterdiği vahşetle “bu bir Avrupalı” dedirtir,hırs yoksulu sırtlan kümesi...” Bu şablon sömürgeci bütün devletlere aynen oturmaktadır. Onlara göre bir batılı efendi vardır,bir de onun medeniyet getirmesine muhtaç,zavallı üçüncü dünya halkları.Bugün de durum pek farklı değildir.

Gözü dönmüş faşist güçler sadece 1923-1929 yıllları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler.Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan verilerine göre 4329'du.

Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi,Senusi mukavemeti kırılamıyordu.Roma hükümeti beş sene içinde Sireneyka'ya beş vali göndermek zorunda kaldı; Bongiovanni, Mombelli, Teruzzi, Siciliani ve son olarak meşhur Graziani...

"Biz asla teslim olmayız.Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım." Ömer Muhtar

ÖLÜM KALIM SAVAŞI

İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün gittikçe arttı Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir.

CEPHEDE SARSINTI

Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar'a İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını ilettiler.Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi meşverete davet etti. Kasr el Mecahir'de akdedilen geniş çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu. Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda Sidi Ömer sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu mükemmel sözlerle herkesi susturdu: “Vallahi, Ya zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır'a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.”

Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet havası içinde sona erdi.

MÜCAHEDE VE MÜCADELE BERABER

Ömer Muhtar da kendisi gibi olan diğer büyüklerimiz gibi Cihadla, nefis muhasebesini birbirinden ayırmamıştır.Bugün Müslümanların en çok kaybettikleri noktadır bu.Yani dini bir bütün olarak ele alamama, yaşayamama... Sosyal aktiviteleri öne çıkarıp, kalb hayatını ihmal etme veya tam tersi olarak, zühd ve takvayı esas tutup, kendi kozasında yaşama, tebliğ ve davet fonksiyonunu ihmal etme. Mühimsediğim bu konuda zamanımızın bir tabibinin şu sözlerini istirdadi olarak nakletmeden geçemeyeceğim: “Gece evradında kusur yapan insan, çok ciddi kusur yapıyor demektir. Fikren İslam ilimleriyle kendini donatmayan, kitap okumayan kimse, diğer yanları çok mamur olsa bile, çok ciddi kusur içindedir. Büyük gedikler vardır hayatında. Bu insan elinde kılıç, bir ay atın üzerinden inmese, cihad yapsa bile, fakat hayatında çok ciddi kusurlar vardır. O kusurlarını başka fazilet ve meziyetleri ile kapayamaz. O bir bütündür ve Kur'an'a bir bütün nazarıyla bakmak lazım. Kur'an bir bütün olarak İslamiyet'i bize takdim buyuruyor. Onun içinde zikir var, yani anma; kalben, ruhen, bedenen onu anma. Onun içinde fikir var; düşünme, bir düşünce insanı olma. Onun içinde ilim var; ilimle mamur olma. Onun içinde cihad var, mücadele var, say var, gayret var, emek var, çalışma var, helalinden kazanma var. Ve din adına propaganda var. Bunların hepsi yapıldığı zaman beş başı mamur bir Müslüman ortaya çıkacaktır.”

İşte Sidi Ömer bu konuda da gerçekten örnek alınacak bir şahsiyettir.O en şiddetli zamanlarda bile namazını ilk vaktinde eda ederdi. Kaynaklar onun çokça Kur'an okuduğunu hatta her hafta bir defa hatim yaptığını naklederler ki, iş ve hizmetlerinin arkasına sığınıp kalp hayatını ihmal eden benim gibi kemterler için yüz kızararak okunacak bir meseledir.

Onun cihad arkadaşlarından Mahmud El Cehmi anlatıyor: “Uzun yıllar onunla bir arada yemek yedik, bir çadırda uyuduk, onun tam olarak sabaha kadar uyuduğunu bütün geceyi uykuyla geçirdiğini görmedim. İki-üç saat uyur, sonra kalkar, abdest alır, namaz kılar ve uzun müddet Kur'an-ı Kerim okurdu. Mükemmel bir ahlak ve huya sahip olup gerçekten bir takva timsali idi. O eşine az rastlanan bir mücahid idi.”

Yine silah arkadaşlarından Muhammed Tayyib el Eşheb de şunları yazmakta: “Ömer Muhtar'ı gayet iyi tanıyorum. Onu çok yakından tanıma imkanını buldum. Onun yanı başında aynı çadırda çokça uyudum. Allah rahmet eylesin, ondan çok şeyler öğrendim. Ben o zaman gençtim. O geceleyin erkenden kalkar, abdest alır, namaz kılar ve Kur'an okurdu. Sonra o savaş günlerinin yorgunluğuna ve çok şiddetli kış günlerinin soğuklarına rağmen bizi uyandırır, abdest almamızı ve namaz kılmamızı sağlardı.”

Yine ona göre cemmü nefir(toplu seferberlik) zamanıydı. Ve böyle bir durumda cihad herkese ve her şeye tercih edilmeliydi. Yirmi yıl süren şiddetli harbin tesirinden biraz olsun kendisini kurtarması ve Hac farizasını yerine getirmesini iyi niyetle teklif eden bazı mücahidlere şu karşılığı vermişti: “Bu vatanı asla terk etmeyeceğim.... Ölüm meleği gelip de ruhumu alana kadar bu bölgeden ayrılmayacağım. Bir hac sevabı hiçbir zaman din,inanç ve İslam topraklarını savunmanın kazandıracağı sevaptan daha çok olmaz.”

1931 Ocak ayında kendisiyle Libya'da görüşen büyük mütefekkir merhum Muhammed Esed'in kısa bir süre güç toplamak için cihada ara vermesi ve Mısır'a geçmesi teklifine de şöyle cevap vermişti o çöl Aslanı: “ Ben ve adamlarım tutup Mısır'a gidecek olsak bir daha buralara geri dönemeyiz. Öyleyse, halkımı nasıl terk ederim, Allah'ın düşmanları onların canına okurken nasıl başsız bırakırım onları?”

ARTAN BASKILAR

İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor: “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.”

İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir kamplarında toplamaya başladılar.Bir sürü insan ve hayvanın yollarda can vermesi umurlarında değildi. Baskı ve terörlerini gün geçtikçe artırdılar.Su kaynaklarını kuruttular, ormanlık alanları yaktılar, besi hayvanlarını telef ettiler. Aynı zamanda tank gibi modern silahların da devreye girmesi mücahidlerin durumlarını daha zorlaştırmıştı. 1929 yılına gelindiğinde durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve Cebel-i Ahdar'ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve özellikle sömürgeleri olan Eritre'den getirdikleri zavallı insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli devriye geziyorlardı.Artık gerillaya karşı onun usulüyle çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir ediyorlardı.Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.

Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti 1 Aralık 1928'de yazdığı raporunda şöyle diyor: “Bölgede siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer Muhtar'ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.”

MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ

1929'da Valiliğe atanan Badoglio genel af ilan etti ve teslim olmayıp direnişe devam edecekleri kötü bir şekilde bastıracağını bildirdi.Öyle ki, Badoglio, “Berka Kasabı” namıyla anılır oldu.Ama ne halka karşı savurduğu tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri görülmedi. Şubat-Mart 1929'da gerilla saldırıları daha da arttı. Ömer Muhtar İtalyan güçlerinin yoğun bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi. Fakat savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran'da vali yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda tekrar Sciliani ile Cebel'in değişik yerlerinde görüşmeler yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir oyalamadan ibaret olduğunu gören Sidi Ömer Muhtar Ekim ayında mütarekeyi bozdu. Çatışmalar tekrar başladı.8 Kasım 1929'da Mücahidler Bingazi'deki İtalyan karargahına saldırı düzenlediler.Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya uçurdular.Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir şaşkınlık doğurdu.Sonunda Mussolini duruma el attı ve harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10 Ocak 1930)

GRAZİANİ

Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş,komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı.Gerçi tecrübesi de masum, yeterli silahlardan yoksun bir millete sökebiliyordu.

Yoksa İkinci dünya savaşı sırasında Mısır üzerine yaptığı saldırı ve İngilizler karşısında ters yüz olduğunu belirtmek gerekir. Graziani insan hayatına değer vermeyen siyasetiyle Siri'deki İslami direnişin sona ermesinde başrolü oynamıştır. Önce bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi: “Savaş hali kızışmıştır. Müslümanların kayıpları cüzidir. Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır. Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez. Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle hareket devam edecektir.”

Bu analizleri yapan Graziani şu tedbirleri aldı:
1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına sürdü, malvarlıklarına el koydu.
2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah aramalarını arttırdı.
3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka kan kusturdu.Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi.
4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka altına aldı.Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet örneğiydi.Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak erzak yoktu.Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında ölüm oranı tüyler ürperticiydi.
5-Mısır hududunda 300 km'lik bir alanı dikenli tel örgülerle sardı.
6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle sürekli gözetim altında bulundurdu
7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti.
8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar halkının ekonomisini kontrol altına aldı.

Graziani bunun üzerine 16 Haziran 1930'da bizzat koordine ettiği birliklerle (13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer Muhtar'ın üzerine yürüdü. Başaracağından o kadar emindi ki, Vali Badoglio'yu zaferini kutlamaya davet ediyordu. Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak noktalara pusuya yerleştirdi. Sonuçta Müslümanlar çok az bir kayıp vererek Graziani'yi eli boş gönderdiler. (Not: Çöl aslanı filminde de bu başarısız harekat yer almıştı. Dikkatli izleyenler hatırlayacaktır.)

Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani'ye gönderdiği mektupta şöyle yazmaktaydı: “Şimdiye kadar Siri'de “uzun menzilli” diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur. Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa mahkum kalacaktır. Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan yenilgi değildi. Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar olmaktadırlar. Ömer Muhtar'ın başarısını bu haber alma servisine bağlamak gerektir.”

Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar'ın dehası içinde şu itirafları yapmak zorunda kalmıştı: “Bu direniş bir kişinin omuzlarındadır.Ömer Muhtar, bu işi kimseye bırakmamaktadır.Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar'ın disiplinli dava arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar.Her zaman ve durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa ara veriyor.Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.”

HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI: KUFRA'NIN DÜŞÜŞÜ

Graziani hem prestijini kurtarmak hem de Mücahidlerin Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi Libya'nın güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan Kufra'yı işgal etmek. 1930'un sonlarında yapılan hazırlıklardan sonra 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır. Graziani teslim olan halkın gözleri önünde Kur'an-ı Kerim'i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek “Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin” demiş, ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi'ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti. İşte size hümanist maskesi altında Avrupa'nın zalim kafirlerinin tipik bir misali. Şimdi mi? Kema kan...

Kufra'nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız Cebel'ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün adım adım elden çıkıyor, yavaş yavaş fakat geri dönülmez bir biçimde çember daralıyordu. Artık Cebeldeki savaşın son devresi başlamıştı...

Ömer Muhtar bu durumu 1931 Ocağının son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle görüşen Muhammed Esed'e şöyle ifade etmişti: “Sende görüyorsun ya evlat, gerçekten biz artık bize tanınan vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya kadar yada bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız. Başka yolu yok. Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz. Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır'a gönderdik ki, Cenab-ı Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.”

ESİR DÜŞMESİ VE ŞEHADETİ

Ve 11 Eylül 1931... Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Resulullah(sav)'ın sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu. Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda Seydi Ömer'in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü. Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Önce Sûse'ye sonra Bingazi'ye 60 km uzaklıktaki Suluk'a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani'nin karşısına çıkartıldı. Bu görüşmede İzzet-i İslamiyesi ile öyle harika cevaplar vermiştir ki, bu taş kalpli general onun hakkında şunları yazacaktır: “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.”

Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. “Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.”

“ O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.”

“Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz...”

Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar 15 eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı.Ve Graziani'nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: “Hüküm ve karar yalnız Allah'ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun (Biz Allah'ın(kulları)yız. ve sonunda ona dönücüleriz.”

Aynı gün toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı. Fecr suresinin son ayetlerinden “Ey huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetleri dilinde virdi zebandı... Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine doğru kanatlandı. Yer Suluk çarşısı idi...Allah (cc) rahmet eylesin.

Son olarak Muhammed Esed'in 1932'de Medine'de onun şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri nakledelim: “Ömer el Muhtar öldü ha... Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek... On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar...

Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar...”

Allah c.c. onlardan razı olsun...

KAYNAKLAR
1-Ömer Muhtar-Doç. dr. Ahmed Ağırakça-Beyan yayınları-1994
2-Mekke'ye giden yol-Muhammed Esed-İnsan yayınları-2000
3-Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan Yayınları-2000
4-İslami diriliş hareketleri-Mustafa İslamoğlu-Denge yayınları-1998