DÜNYA METÂININ HAYIRLISI SÂLİHA HANIMDIR

Resûlullâh Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurmuş:

"Hangi kadın kocasının yüzüne tebessüm eder ve yaptığı iyiliğe teşekkür ederse kıyâmet gününde Allâhü Teâlâ da o kadına rahmetiyle muâmele eder."

"Hangi kadın kocasına bir kere su verse bir köle azad etmiş gibi sevap alır. Allâhü Teâlâ onu cennete girmeden önce Kevser'den yetmiş defa içirir, ona cennet elbiselerinden giydirir."

"Hangi kadın kocasının önüne sofra getirirse Allâh ona bir senelik ibâdet sevabı yazar."

"Hangi kadın kocasının elbisesini yıkarsa Allâh ona altmış şehîd sevâbı verir ve kabrinden bütün günahları bağışlanmış olarak kalkar. Hangi kadın kocası için bir kap yemek pişirirse Allâhü Teâlâ da ona cehennemi haram kılar."

"Hangi kadın kocası için ekmek pişirirse kıyâmet gününün şiddeti ona dokunmaz, sırât üzerinden çakan şimşek gibi geçer. Hangi kadının kocası kendisinden razı olursa Allâhü Teâlâ da razı olur ve hesapsız olarak cennete koyar."

"Hangi kadın kocası kendisinden razı olarak uyursa Allâhü Teâlâ ona Eyyûb aleyhisselâmın belaya sabretmesine karşılık verdiği sevap gibi sevap verir."

"Hangi kadın gece nafile oruca niyet eder de sonra kocası yemesini emreder, o da orucunu bozarsa Allâh ona oruç sevabını ve kocasına itaat etme sevabını yazar."

"Kocası kendisinden razı olan kadına müjdeler olsun. O, bu halde beş vakit namazını kılar ve evinde oturursa üzerinde dolaştığı ve oturduğu yeryüzü ona istiğfâr eder, Melekler onun iyiliklerini yazarlar, Allâhü Teâlâ ondan razı olur ve cennete hesapsız girer."

saliha hanim
tahirhakyolunda.blogspot.com



HADİSLERLE ŞABAN AYI

ŞABAN-I ŞERİF

Bu sene (2014) 29 Mayıs Perşembe’yi 30 Mayıs Cuma’ya bağlayan gece Şaban Ayına girdik, elhamdülillah. Şaban-ı Şerif, hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisidir.  Şaban'ın kelime anlamı; çokça dallanıp budaklanarak büyüyüp gelişen demektir. Şaban ayında, İslam tarihi açısından önemli olaylar gerçekleşmiştir; hicretin ikinci yılında kıble Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a çevrilmiştir, Ramazan orucu farz kılınmıştır. Berat gecesinin bu ayın on beşinci gecesine isabet etmesi de Şaban ayına ayrı bir ulviyet kazandırmıştır. Şaban ayının diğer aylardan üstünlüğü, Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) diğer peygamberlere üstünlüğü gibidir. Şaban-ı Şerif’i bu idrak ve şuur ile ihya edelim, inşaAllahu Rahman.

Kuran-Berat-Salavat


Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır."


Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Şaban, günahları temizleyendir.”

Münziri’nin rivayetiyle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim bayram gecesi ile Şaban’ın 15. gecesini (Berat gecesini) ihya ederse, kalplerin öldüğü günde onun kalbi ölmez”

Enes b. Malik der ki: “Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı, Şaban’ın hilalini görünce Mushaf-ı Şerif üzerine kapanıp Kur’an-ı Kerim okumaya devam ederlerdi. Müslümanlar bu ayda mallarının zekatını çıkarıp, Ramazan-ı Şerif’te oruç tutanlara kuvvet ve kudret bahşetmek için fakir, miskin ve zayıflara verirlerdi.”

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah, Berat gecesi bütün Müslümanlara mağfiret buyurur; ancak kahin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan yahut ana-babasını inciten veya zinaya ısrarla devam eden müstesna.”

Hz. Aişe’den (r.anha) rivayetle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala Hazretleri, Nısf-u Şa'ban (Berat) gecesinde dünya semasına iner ve Kelb Kabilesi’nin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder."

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim Berat gecesi yüz rekat namaz kılarsa, Allah o kimseye; otuzu Cennetle müjdeleyen, otuzu Cehennem azabına karşı garanti veren; otuzu ondan dünya afetlerini uzaklaştıran; onu da şeytanın tuzaklarına karşı onu koruyan yüz melek gönderir.”

Ebu Davud’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Şaban ayının on üçüncü gecesi ümmetine şefaat etmek için dua edip yalvardı; kendisine, ümmetinin üçte birine şefaat etme izni verildi. On dördüncü gecesi yine dua edip yalvardı; bu sefer üçte ikisine şefaat etme yetkisi verildi. On beşinci gecesi bir daha yalvardı; bu sefer de kaçak develer gibi Allah'tan kaçanlar dışında bütün ümmetine şefaat etme izni verildi.”

Bir rivayette şöyle zikredilmiştir:  “Her aydan Eyyam’ul-Biz’de (Beyaz günlerde, yani her kameri ayın 13, 14 ve 15. günlerinde) oruç tutmak, dereceleri yüceltir ve sevapları büyütür.”


Miraç kandilimiz mübarek olsun! Kalplerimiz imanla dolsun!

mirac-mescidi-aksa

Miraç Hadisesi

Allah’ın emriyle Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhen ve bedenen, Burak isimli semavi bir binekle Cebrail (aleyhisselam) ile birlikte Mekke’deki Mescid–i Haram’dan Kudüs’teki Mescid–i Aksa’ya kadar yapmış olduğu gece yolculuğuna (buna İsra denilir) oradan da bir mi’racla (manevi asansör) yedi kat göklere yükselip ta Sidretü’l–Münteha’ya ulaşması ve burada Cebrail’i arkada bırakıp Refref denilen ledünni binekle Allah’ın huzuruna varıp O’nun Zat–ı Akdes’ini yakinen müşahede etmesi ve konuşması olaylarına Mi’rac denilir.

İki aşamalı bu gökler ötesi yolculuk, peygamberliğin 12. yılında, hicretten 18 ay önce, mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşmiştir. Ebu Talip’in ve Hatice validemizin vefatı ile çok hüzünlenen, müşriklerin üç yıl süren ablukası ve Taiflilerin saldırıları karşısında daralan Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü’minler, bu mi’rac olayı ile çok muhteşem bir teselliye  nail olmuştur.


Kur'an–ı Kerim’de İsra suresi (17/1) bu İsra olayını anlatır. Necm suresi de İsra’nın devamı olan Mi’rac hadisesini anlatır. Ayetlerde biraz da kapalı olarak anlatılan bu esrarengiz yolculuğu, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir çok hadislerinde detaylarıyla anlatmışlardır. Bir gece Kabe–i Muazzama’nın Hatim mevkiinde yatarken, Cebrail (aleyhisselam) gelip mübarek göğüslerini yardı, kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup eski haline koydu. Sonra beyaz bir binek Burak ile (normalde bir aylık mesafedeki) Mescid–i Aksa’ya uçtular. Orada bütün peygamberlerin ruhlarına imam olup namaz kıldırdı. Bu, onların şeriatlerinin asıllarına mutlak varis olduğunu ifade ediyordu. Bir de kendisine su, şarap ve süt takdim edildi. O, fıtri ve tabii olan sütü içti. Bu ise ümmetinin doğru yola iletildiğini ifade ediyordu. Ardından yüceliklere yükseltici bir mi’rac (manevi asansör) ile göklere çıkartılıp yedi kat semaları bir bir dolaştırılmıştır. 1. kat semada: Hz. Adem’le, 2. kat semada:  Hz. İsa ve Hz. Yahya, 3. kat semada:  Hz. Yusuf, 4. kat semada:  Hz. İdris, 5. kat semada:  Hz. Harun, 6. kat semada:  Hz. Musa ve 7. kat semada:  Hz. İbrahim ile görüştü. Melekleri, Cennet ve Cehennem’e kadar bütünüyle ahiret hayatını müşahede etti. Bütün mülk ve melekut alemlerini dolaştı. Cebrail (aleyhisselam) daha sonra Peygamber efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da yükseklere çıkardı, öyle bir fezaya vardılar ki kaderleri yazan kalemlerin cızırtıları duyuluyordu. Nihayet varlıklar aleminin son sınırı olan Sidretü’l–Münteha’ya ulaştılar. Cebrail (aleyhisselam): “İşte burası Sidretü’l–Münteha’dır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” dedi. Peygamber efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) Sidre’de dört kutsal nehir ve her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beyt–i Ma’mur gösterildi. Sonra kendisine şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. O, yine sütü tercih etti. İçtiği süt, onun ve ümmetinin fıtratı, yani hilkat–i İslamiyesiydi. Ayrıca şehitlerin ve muttakilerin cenneti olan Cennetü’l–Me’va’yı temaşa etti.

Kaynak : Sorularla Islamiyet

TESETTÜR AYETİNDEN Bİ HABER YAŞAYAN SİZLER; EVET EVET SİZ DİN DÜŞMANLARI İYİCE OKUYUN! 


Bir Cumhuriyet kadını çıkıp “Dinimizde Tesettür Yoktur” diyorsa ben de ona bir Osmanlı torunu olarak, Üstadımın verdiği cevaba binaen derim ki;

Ey ahmak!
Senin saçların adedince bizim başlarımız olsa hepsini bu yolda ‘Cilbab’ ile kapatırız!

Sen atanı şaşırtmamış yarı yolda bırakmamış bir soysuzsun! Size olan öfkemiz dinmemişken hangi hakla dinimize yalan yanlış çıkardığın sözlerle saldırırsın?

Bu Müslüman milletini kandıramayacaksınız. Senin ataların zamanında laiklik adı altında onca katliam yaptı. Uyduruk bir şapka kanunu için alimlerimizi astı, harf inkılabı adı altında milletimizi bir gecede cahil bıraktı, kılık kıyafet inkılabı diyerek çarşaflı analarımızı ecnebi kadınlarına benzetti. Ama şimdi sen ve senin gibiler ‘Cilbabımıza’ dokunamayacaksınız! Nasıl zamanında çarşafın altında korunduysak, şimdi de cilbablarımızı laiklik adı altında saldırganlara karşı koruyacağız. Sizin laiklik anlayışınız bu ise Müslüman milleti size kanmayacaktır!     

Tesettür ayetinden bi haber yaşayan sizler; evet evet siz DİN DÜŞMANLARI, iyi dinleyin!


“Tesettür: Örtünme, İslam dininin gösterdiği ve emrettiği şekilde örtünme..” manasına gelirken ahmak olan sizler, dinimizde örtünme yoktur diyorsanız bu sizlerin Avrupai yaşam zihniyetinizden kaynaklanıyordur.

Tesettür, kadınlar için fıtridir ve fıtratları iktiza ediyor. “Müslüman Kadınlarımız” zaif ve nazik yaratıldıkları için kendilerini İslam çerçevesi dışında muhafaza edemezler, dolayısıyla tesettür Müslüman Kadınlarımızın bir kal’ası olmuştur. Çıplak bacaklı kadınlara nazaran Tesettürlü Kadınlar hem kendilerini hem de erkeklerimizin haklarını muhafaza ediyorlar!

Ve Hz. Aişe validemizden rivayet edilen bir hadis-i mürselle kanıtlanmıştır ki:

“Ey insanlar, kadınlarınızı süslenerek giyinmekten ve mescidde gururlanarak yürümekten men ediniz. Zira Beni İsrail, kadınlarının süslü elbiseler giymesi ve mescidlerde gururlanarak yürümelerine kadar lanetlenmediler.”

Yani erkekler, kadınlarının açılıp saçılmasına sessiz kalarak ya da taraftar olarak; kadınlarını yabancı erkeklerin nazarlarına sunmakla deyyusluk yapmış oluyorlar!

Üç kimseye Allah, Cenneti haram etmiştir: içkiye devam edene, ana-babaya asi olana, ailesine fuhşu hoş gören deyyusa. ” Hz. İbni Ömer (r.a.)

Başkasının, karısına-kızına edepsizce bakmak, laf atmak hayvani bir hayat yaşamak, rezilliktir ve biliyoruz ki bu rezilliği Cumhuriyet kadınları dahi istemiyor. Haya dahi bir nev’i Tesettür iken tesettür yoktur diyemeyiz.

“Merkez ve payitaht-ı hükumette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, Tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..” Lem’alar sh:196

Alem-i İslam da, izzet-i nefsini muhafaza etmeye çalışan gençlerimizi dahi açık saçıklıkla iştihalarını arttırmak, haklarına tecavüz etmek ve nefislerine mağlub etmeye çalışmak, onları zorla göz zinası yapmaya zorlamaktır. “Benim bedenim, benim özgürlüğüm, bakmasınlar” gibi kendilerini daha fazla alçaltan sözler kullanarak rezilliklerini arttırıyorlar. Onların böyle, kendilerini pazarlar gibi giyinmeleri erkeklerimizi günaha sokar, hatta ve hatta fuhşiyata sebep olmalarına meylettirir.

“Bu zamanda zendeka dalaleti, İslamiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin planıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikah yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem’in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bulur.” Gençlik Rehberi sh:25 

İşte anlaşılıyor ki Tesettürsüz bir kadın; ambalajsız şekerlemeye, perdesiz bir eve, kapağı açık kalmış su şişesine ve herkesin nazarını celbeden süslü bir vitrine benzer. 

  
Konuk Yazar: Büşra YILMAZ Nisan/2014


HADİSLERLE RECEP AYI

Receb-i Şerif

Bu sene (2014) 29 Nisan Salı’yı 30 Nisan Çarşamba’ya bağlayan gece Recep Ayına girdik, elhamdülillah. Receb-i Şerif, çok faziletli bir aydır. Bu ay, yüce Rabbimize kulluk ve ibadet ayıdır. Allah’a (Celle Celaluhu) yalvarış, yakarış, dua ve zikir ayıdır. Recep Ayı, tövbe ayıdır. Bu ay, daha güzel ve daha fazla ibadet etmek için iyi bir fırsattır. Allah’a (Celle Celaluhu) yakınlaşmak için bu ayın faziletlerinden yararlanmak gerekir. Bu büyük ayı gereğince ihya edelim, inşaAllahu Rahman.

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Recep, Allah’ın büyük ayıdır. Hiçbir ay hürmet ve fazilette bu aya ulaşamaz. Bu ayda kafirlerle savaş haramdır. Şunu bilin ki Recep, Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır. Kim Recep Ayında bir gün oruç tutarsa, Allah’ın rızasını kazanmış olur. Allah’ın gazabı ondan uzaklaşır ve cehennem kapılarından birisi onun yüzüne kapanır.”

İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Recep benim ümmetim için mağfiret dileme ayıdır. Bu ayda istiğfar edin zira Hak Teala, çok bağışlayan ve rahimdir. Recep ayına ‘Asabb’ (dökülen) denir; zira bu ayda benim ümmetimin üzerine çok rahmet dökülür. O halde şu zikri çok söyleyin: ‘Estağfirullah ve es’eluhu’t tevbe’ (Allah’tan mağfiret ve tövbe diliyorum)”

İmam Musa Kazım’dan (a.s) şöyle rivayet edilir: “Kim Recep’ten bir gün oruç tutarsa, cehennem ateşi bir yıllık mesafe ondan uzaklaşır. Kim üç gün oruç tutarsa, cennet ona farz olur.”

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Cennette öyle bir saray vardır ki, oraya sadece Recep Ayında oruç tutanlar gireceklerdir.”

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Bu ayda yarım hurmayla da olsa (sadece bu miktara güç yetirenler için) sadaka vermek; bunu yapan kimsenin cesedini, Allah cehennem ateşine haram kılar.”

İmamı Musa Kazım’dan (a.s) şöyle rivayet edilir:  “Recep, cennette sütten beyaz ve baldan daha tatlı bir nehrin adıdır. Ondan sadece o ayda oruç tutanlar kana kana içeceklerdir.”

Kutsi bir hadiste şöyle geçer: “Recep Ayını kendimle kullarım arasında bir ip olarak kılmışımdır. Her kim o ipe sarılırsa bana ulaşabilir.”

Kutsi bir hadiste yine şöyle geçer: “Recep Ayı benim ayımdır. Kul benim kulumdur. Rahmet de kendi rahmetimdir. Her kim bu ayda beni isterse ve benden dua talep ederse onun duasına icabet ederim.”

İmamı Musa Kazım’dan (a.s) şöyle rivayet edilir:  “Recep, Allah’ın büyük ayıdır. Bu ayda işlenen hatırlı amellerin karşılığı iki kat olacaktır ve günahlardan pak olacaktır.”

Selman-ı Farisi’den rivayetle Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:  “Bir kimse, Recep Ayında bir sadaka verir ise, bin altın sadaka vermiş gibi sayılır. Allah-u Teala, onun bedenindeki her tüy için bin iyilik yazar; bin misli derecesini yükseltir, bin kötülüğü siler.”

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:  “Kim Recep Ayını idrak edip onun evvelinde, ortasında ve sonunda gusül ederse, anasından yeni doğmuş gibi günahlarından temizlenir.”

Bir rivayette şöyle zikredilmiştir:  “Her aydan Eyyam’ul-Biz’de (Beyaz günlerde, yani her kameri ayın 13., 14. ve 15. günlerinde) oruç tutmak, dereceleri yüceltir ve sevapları büyütür.”

Recep-Saban-Ramazan

Kur’an-ı Kerim’deki ahkam üç kısımdır

Dinimizin emir ve yasaklarının hepsi Kur’an-ı Kerim’den çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim, bütün peygamberlere gönderilmiş olan, bütün kitaplardaki ahkamı ve daha fazlasını kendisinde toplamaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki ahkam üç kısımdır:

Birinci kısım ahkam, ilim ve akıl sahiblerinin anlayabileceği açık hükümler.

İkinci kısım ahkam, açıkca anlaşılamayan hükümler. Bunlar, ictihad yolu ile meydana çıkarılabilir. 

İctihadda, Eshab-ı kiramdan biri, Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uymayabilirdi. Fakat bu ahkam, Peygamberimiz zamanında hatalı ve şübheli olamazdı. Çünkü, Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla, yanlış olan ictihadlar, Allahu Teala tarafından hemen düzeltilir, hak ile batıl birbirinden hemen ayrılırdı.

Peygamber efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahirete teşrifinden sonra meydana çıkarılan ahkam ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihadlar karışık kaldı. Bundan dolayıdır ki, vahiy zamanında ictihad olunan ahkamı, hem yapmak, hem de inanmak lazımdır. Peygamber efendimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sonra ictihad olunan ahkamı da yapmak lazım ise de, icma hasıl olmayan ictihadlarda şüphe etmek, imanı gidermez. 

Üçüncü kısım ahkam, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmağa insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahu Teala tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamber efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gösterilmiş, bildirilmiştir. Başkasına bildirilmez. 

Bu ahkam da, Kur’an-ı Kerim’den çıkarılıyor ise de, Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara “Sünnet” denir. Birinci ve üçüncü kısım ahkamda kimse, Peygamber efendimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayrılamaz. Bütün Müslümanların, bunlara inanması ve tabi olması lazımdır. 

Ahkam-ı ictihadiyyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tabi olması lazımdır. Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uzak memleketlere gönderdiği Eshab-ı kirama, karşılaşacakları meselelerde, Kur’an-ı Kerim’in hükmü ile hareket etmelerini, Kur’an-ı Kerim’de bulamazlar ise, hadis-i şeriflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise kendi rey ve ictihadları ile amel etmelerini emir buyururdu. 


Kendilerinden daha alim, daha yüksek olsalar bile, başkalarının fikir ve ictihadlarına tabi olmaktan men ederdi. Hiçbir müctehid ve Eshab-ı kiramdan hiçbirisi başkalarının ictihadlarına bozuk demedi. Kendilerine uymayanlara, fasık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi. 

gercektarihdeposu.blogspot.com' dan alıntıdır

Kuran Quran

Tarihimiz karmaşık şifrelerle doludur

Da Vinci Şifresi isimli kitapta yazılı olanlar da ne ki?

Bursa’daki Yeşil Cami’nin mihrabında altı asırdan buyana duran, şimdilerde pek bir moda olan ‘Da Vinci Şifresi’ isimli kitapta anlatılanları hatırlatan ve vaktiyle yapılmış büyük bir zulümden sözeden şifreye benzer bir şiirden bahsetmiştim. Yazdıklarımın gerek akademik, gerekse popüler çevrelerde ilgiyle karşılandığını görünce aynı camide bulunan şifreye benzer iki şiiri daha yazayım dedim. İlk örnekte devlet düşmanlarına bela okunuyor, diğerinde ise
Hazreti Muhammed’in hadisi bir satır ilavesi ile şiir haline getiriliyor.

Çözebilenler, çözsün!

Batı dünyasının gizli sembolleriyle ‘Da Vinci Şifresi’ isimli kitap sayesinde tanıştığımızı ama tarihimizin ve eski eserlerimizin böyle çok sayıda şifreyle dolu olduğunu yazmıştım ve Çelebi Mehmed tarafından yaptırılıp inşaatı 1419’da tamamlanan Bursa’daki Yeşil Cami’nin mihrabında altı asırdan buyana duran ufak bir çini panonun üzerindeki iki satırlık şiiri örnek göstermiştim.

12. asırda yaşamış olan İranlı şair Sadi’nin ‘Gülistan’ isimli eserinden alınmış ve İslam dünyasında az kullanılan ‘noktasız girift’ yazı ile yazılmış olan Farsça beyitte ‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ deniyordu. Mihrabın öbür tarafında bu sözlerin yeraldığı çini panonun hizasındaki bir başka panoda da, mihrabın ‘Tebrizli üstádların eseri’ olduğu yazılıydı. Mihraptaki yazı, 1400’lü yılların ilk çeyreğinde Bursa’nın unutulmayacak bir zulme şahit olduğunu göstermekteydi ama bu zulmün kim tarafından, kime karşı ve nasıl olduğu hususunda bugün hiçbirşey bilmiyorduk.

FARSÇA BİLEN, ANLAR

Fars Edebiyatı’na áşina olan okuyucularımdan çok sayıda e-mail aldım. Mihraptaki yazının sembol yahut şifre olmadığını ve ‘zálim’ sözüyle 1402’deki Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni büyük bir hezimete uğratan Timur’un kastedildiğini söylüyorlardı.

Hayır! Mihrapta altı asırdan beri duran lánet, Timur’u değil, bir başkasını hedef almaktadır. Bu arada aynı camide yine asırlardan beri varolan, şifreyi andıran ve kime hitaben yazıldıkları konusunda bugüne kadar ciddi bir araştırma yapılmayan iki şiiri daha gözler önüne sermek istiyorum:

İşte, ilk şiir:

Yeşil Cami’de, zulümden bahseden beyitlerin yazılı olduğu mihrabın sağ ve sol tarafında bulunan oda şeklindeki bölümlerde hem kapıların, hem de pencerelerin üzerindeki nefis çinilerde Farsça bir dörtlük yazılıdır: ‘İn imáret tá ebed ma’mur bád / Sáhibeş ber düşmanán mansur bád / Her ki in dovlet neháhed páy-dár / Dáimá ender-cihán makhur bád’. Türkçesiyle ‘Bu imáret sonsuza kadar mámur vaziyette kalsın, sahibi düşmanlarına karşı muzaffer olsun ve bu devletin ayakta kalmasını istemeyen her kim varsa dünyada kahırlara uğrasın’

Camiler o devirde sadece ibadet değil, aynı zamanda önemli devlet işlerinin görüşüldüğü mekánlardı ve toplantı maksadıyla da kullanılırlardı. Zamanın hükümdarının vezirleriyle camide biraraya geldiği olur, camiler sosyal bir merkez kabul edilir ve buluşma, toplanma yeri olma vazifesi görürlerdi. Şiirde camiden ibadetháne değil ‘imáret’ şeklinde bahsedilmesinin sebebi de binanın bu özelliği idi.

Dolayısıyla kapılarla pencerelerin üzerine yazılmış olan ve hem hükümdarın hem de camiye giren hemen herkesin gözünün önünde duran koskoca harflerle vaktiyle devletin aleyhinde yapılan bir faaliyet hatırlatılıyor, üstelik aynı işi yapmaya kalkışacak olanlar için ‘Allah belánızı versin!’ diye beddualarda bulunuluyordu. O devirde dünyanın en güzel çinilerine nakşolunacak derecede hemen herşeyi etkilemiş olan devlet aleyhindeki bu faaliyet acaba ne idi ve böyle bir işe kim kalkışmıştı? Bunları bugün maalesef bilemiyoruz.

Ve, Bursa’daki Yeşil Cami’de bulunan ve yine rahmetli Abdülbaki Hoca’dan (Gölpınarlı) öğrendiğim son bir şifre daha:

HADİSTİ, ŞİİR OLDU

Camiiin bir yerinde, Hazreti Muhammed’in bir hadisinin sonuna bir mısra iláve edilmiş, yani hadis, şiir haline getirilmiştir.
‘Cennet, cömerdlerin yurdudur’ anlamına gelen ‘El cennetu dáru’l-ezkiyai’ şeklindeki hadis, aruzun ‘Mef’ulü mefáilün failün’ vezniyledir, mısra olarak alınmış, hemen arkasına aynı vezinle ve o devrin Türkçe’si ile bir başka mısra getirilmiştir: ‘Oda yakısarlar eşkiyayı’; yani ‘Kötülük edenleri, áhırette ateşe atarlar’.

Ama bu yazının camiin neresinde olduğunu söylemeyeyim, merak edenler arayıp bulsunlar!

Peygamberin sözünü şiir haline getirmek gibisinden pek alışılmadık bir işin sebebinin ne olduğu ve ‘eşkiya’ sözüyle kimin kastedildiği de yine bugünün bilinmezleri arasında ve bütün bunlar, Yeşil Cami’deki esrarın sadece birkaçı...

‘Da Vinci Şifresi isimli kitapta yazılı olanlar da ne ki? Tarihimiz o kitaptakilere rahmet okutacak derecede karmaşık şifrelerle doludur’ demekte haksız mıyım?
Şifreleri Timur’a maletmeyin, çözmeye çalışın.

Bu şiir hakkında çeşitli yorumlar yapıldı ve ‘zalim’ sözüyle Timur’un kastedildiği ileri sürüldü.
Bu yorumu yapanlardan biri, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mefail Hızlı idi. Hızlı, Anadolu Ajansı’na bir demeç verdi ve Yeşil Cami’nin mihrabındaki beyitlerde geçen ‘zalim’ sözüyle, Yıldırım Bayezid’i Ankara Savaşı’nda yenmiş ve Osmanlı birliğini yıkmış olan Timur’a hitaben ‘Senin zulmün işte geldi geçti biz camimizi yaptık’ diye seslenildiğini söyledi (Hızlı’nın açıklamasındaki bozuk Türkçe bana değil, haberin dilini düzeltmemiş olan AA’nın redaktörlerine aittir). O dönemde yazılmış olan Osmanlı tarihlerini dikkatli bir şekilde okuyanlar böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, yani mihraptaki yazıyla Timur’un kastedilmeyeceğini gayet iyi bilirler.

Yıldırım Bayezid fetihler yapmış çok büyük bir askerdir ama bir o kadar da sevilmeyen bir devlet adamıdır. Sevilmemesinin en büyük sebebi, kendini beğenmişliği ve etrafındakilerin söylediklerine önem vermemesidir, üstelik çok içmektedir.

YILDIRIM SEVİLMEZDİ

Hükümdarın bir başka tasarrufu yüzünden devrinin devlet bürokrasisi, özellikle de derin devleti, Yıldırım’dan artık nefret eder hale gelmiştir; zira Yıldırım Osmanlı Devleti’nin ilk merkez hazinesini kurmuş ve bütün gelir kaynaklarını yeni hazineye aktarmıştır. Bu, akınlarda ve savaşlarda elde edilen ganimetin artık askerler tarafından paylaşılamayacağı, doğrudan doğruya devlete gideceği ve askerlerle akıncıların ganimetlerden sadece hisse alabilecekleri anlamına gelir.

Timur da zalimdir, sevilmemektedir, özellikle Osmanlılar’a Ankara Savaşı ile indirdiği darbe yüzünden bizde büyük nefrete uğramıştır ama çok önemli bir başka özelliği vardır, Sünni bir hükümdardır. Aynı dinden ve mezhepten olan bir hükümdarı kötülemek, geleneğimizde yoktur.

Unutmayalım! Uğradığımız büyük yenilgilerden pek bahsetmemek, bu yenilgilerin üzerlerini örterek unutulmaya terketmek bizde çok eski bir ádettir ve Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı tarihçileri de bu ádete uymuşlardır. O dönemde kaleme alınmış tarihlerde, Ankara Savaşı çok kısa şekilde yeralmış ve sadece Timur’u değil, Yıldırım Bayezid’i de suçlayan ifadeler kullanılmıştır.

MENDERES VALSİ

Biraz teknik olacak ama aslı 12. asırda yaşamış olan İranlı şair Sadi’nin ‘Gülistan’ isimli eserinde bulunan mısralarla Yeşil Cami’nin mihrabında yazılı olan şekil arasındaki bir farkı da hatırlatmam gerekiyor.

Her iki şiirde, şahıslar farklıdır. Mihrapta yazılı olan ‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ sözü, Sadi’nin Gülistan’ında ‘Zulmeden kişi bize zulmettiğini sandı; bize yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ şeklindedir. Yani, Sadi’de bir kişi değil, bir grup konuşmakta ve belli bir zulümden değil, yapılmış olan genel bir fenalıktan sözedilmektedir.
Eskiden yazılmış şiirleri yahut şarkıları zamanın şartlarına göre başka şekillerde okumak da eski ádetimizdir ve Muhlis Sabahaddin Bey’in 1920’lerde bestelediği ‘Hatırla ey peri o mes’ud geceyi’ diye başlayan meşhur valsinin 27 Mayıs darbesinden sonra ‘Hatırla Menderes o meş’um geceyi’ diye okunması da bunun örneklerindendir.

Dolayısıyla, Yeşil Cami’deki şifreyi andıran yazılarda Timur’un kastedildiği gibi kolaylıklara kaçmayı bir tarafa bırakın ve işin derinindeki başka mánáları araştırın! Mihrabın, Timur’un ülkesinden gelen Tebrizliler’in eseri olduğunu da unutmayın...

Yazar : Murat BARDAKÇI (webarsiv.hurriyet.com.tr/2004)


gercektarihdeposu.blogspot.com sitesinden alıntıdır

yesil cami mihrap
http://tahirhakyolunda.blogspot.com


Akıllı telefonlarımız bir işe yarasın

Günlük hayatta elimizden düşmeyen akıllı telefonlarımızı sadece 10 dakika hiçbir şey yapmadan bekleyerek, UNİCEF aracılığı ile çocuklara büyük yardımda bulunabilirsiniz!

Çünkü UNİCEF'in yeni projesi bu yönde... Akıllı telefonunuzun web tarayıcılarından herhangi birine uniceftapproject.org adresini girin ve on dakika bekleyerek bir çocuğun temiz su ihtiyacını karşılayın.
Bu on dakika hem sizin suya muhtaç çocuklara yardımcı olmanızı hem de bu süre içerisinde beklerken bilgilenmenizi sağlıyor.

Giris yapmaniz gereken site adresi :uniceftapproject.org
Konuk Yazar: Yunus Emre Yıldız

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebliğ ve Terbiye Metodu


Alemlere rahmet olarak gönderilen Rasul-i Ekrem’in İslam’ı tebliğ etme ve insanları terbiye metodu, Kur’an’ın tayin ettiği ve sınırlarını çizdiği ilkeler doğrultusunda gerçekleşmiştir. Onun davetinin ve taliminin temeli, hikmete, güzel öğüde, merhamet ve yumuşaklık prensiplerine dayanır.

last prophet muhammad

Kur’an ona tebliğ konusunda şu öneride bulunmuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve
güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (Nahl, 16/125) Ayette geçen “hikmet” kavramı çeşitli anlamlara gelmektedir. Hikmet, sözde ve fiilde doğruyu tutturmak, varlıkların özündeki manaları ve Allah’ın emrini anlamak, varlık düzenindeki her şeyi yerli yerine koymak, doğru ve güzel işlere yönelmektir. Allah’ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. Doğru ve hızlı karar verebilmektir. Allah’a itaattir. Doğruya iletmektir. (Geniş bilgi için bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, II. 205–215)

Hikmet kelimesine yüklenen anlamlar çerçevesinde düşünüldüğünde Hz. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), en güzel, en hızlı, en verimli şekilde tebliğini sürdürmüştür. Sözü ve özü ile tam bir uyum içerisinde tebliğ vazifesini icra etmiştir. Rasul-i Ekrem, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff, 61/2–3) ayetlerinde bildirilen esaslara bağlı kalmış, Allah tarafından vahyedilen kuralları öncelikle nefsinde ve aile içerisinde hayata geçirmiştir. Zira o tebliğin başarılı olmasının, tebliğcinin hal ve hareketlerinin söyledikleri ile uyum içerisinde olmasına bağlı olduğunu biliyordu.

Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğdeki başarısını Kur’an-ı Kerim, onun muamelelerinde insanlara merhametli olmasına ve yumuşak davranmasına bağlamıştır. “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Al-i İmran, 3/159) Görüldüğü gibi Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) risalet görevindeki başarısı, onun yufka yüreğe, müşfik bir kalbe ve tatlı bir dile sahip olması ile irtibatlandırılmıştır. Rasul-i Ekrem, bu sayede insanları etrafında toparlamayı başarmış, kendisini ve tebliğ ettiği dini sevdirebilmiştir. Onun tebliğ ve terbiye metodunu şu hadis veciz bir şekilde anlatmaktadır:

“Ey Aişe! Allah refiktir. Yumuşak davranmayı sever. Sert davranış karşılığında vermediğini, yumuşaklık karşılığında verir. Allah bütün işlerde yumuşak davrananları sever.” (Buhari, Daavat, 59; İsti’zan, 22; Müslim, Birr, 77; Ebu Davud, Edeb, 11; Tirmizi, İsti’zan, 12)

Eğitim ve öğretimin temelini sevgi oluşturmaktadır 


Yumuşak ve yumuşak üsluplarla verilecek eğitimin, daha etkili ve kalıcı olduğu bilinmektedir. Kendisinin kolaylaştırıcı bir muallim olarak gönderildiğini (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 328; İbn Mace, Mukaddime, 17) söyleyen Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), yukarıdaki hadiste yer alan açıklaması, çağdaş eğitim sistemlerinin de en önemli kuralı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden öğüt isteyen bir sahabeye defalarca, “Kızma, kızma, kızma” diyerek tavsiyede bulunması, onun tebliğinin ve öğretiminin temel esasının öfkelenmeme olduğunu göstermektedir. (Buhari, Edeb, 76; Tirmizi, Birr, 73)

Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları Allah yoluna davet ederken, Kur’an’ın kendisine tebliğ konusunda yüklediği sorumluluğu yerine getirebilmek için son derece nazik ve sevecen bir tavırla hareket etmiştir. Onun bu metodunun insanlar üzerindeki muazzam etkisi aşağıdaki misalde bariz bir şekilde görülmektedir.

Bir genç Hz. Peygamber efendimizinden (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Rasulü! Zina etmeme müsaade et.” diyerek izin ister. Olaya şahit olan ashab-ı kiramın, gencin bu tavrına canları sıkılır, onu azarlar ve susturmaya çalışırlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gençten kendisine yaklaşmasını ve yanına oturmasını ister. Gence herhangi bir kimsenin, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile zina etmesini hoş karşılayıp karşılamayacağını sorar. Genç, böyle bir duruma hoşnutluk göstermeyeceğini söyleyince Hz. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “İnsanlar da, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile birilerinin zina yapmasını istemez.” buyurur. Daha sonra Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), elini gencin üzerine koyarak onun hakkında şöyle dua eder: “Allah’ım! Onun günahlarını bağışla. Kalbini temizle, namusunu koru.” Genç, bu hadiseden sonra böyle olumsuz ve kötü şeylere iltifat etmez. (Ahmed b. Hanbel, V, 257)

Günümüzde de İslam’ı tebliğ etmek, anlatmak ve kitlelere ulaştırmak için Hz. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), yöntemini uygulamaya muhtaç olduğumuz çok açık değil midir?


Meleklerin Girmediği Bir Evde Yaşamaktan Allah'a Sığınırım

RAHMET MELEKLERİNİN GİRMEDİĞİ EVLER


ev home rahmet
1- Akrabalardan ilgi ve alakayı kesenin, sıla-i rahmi terkedenin evi. (Tevbe:71,Buhari)

2- Anne ve babaya itaat etmeyenin evi. (Nisa:36, Lokman:14)

3- Yetim malı yiyenin evi. (Nisa:10, Buhari ve Müslim)

4- Faizle alınan ev ve içinde faiz yenilen ev. (Bakara:275-276, Buhari)

5- İçinde köpek bulunan ev. (Buhari ve Müslim, İbni Mace)

6- Allah’ın zikredilmediğ meclisler, peygamber efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) salat ve
selam getirilmeyen meclisler, nefsin üstün tutulduğu ve şeytanların bulunduğu evler. (Buhari, Müslim)

7- İçinde sahabeye, ölülere, rüzgara, horoza, hastalığa ve benzeri şeylere çok sövülen evler. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

8- İçinde resim ve heykel bulunan evler. (Buhari)

9- Allah’ı zikir dışında teğanni (nağme) yapılan, müzik aletleri bulunan ev. (İ.Ahmed)

10-İçinde çan olan ev. (Müslim, Ebu Davu ve Tirmizi)

11-İçinde bağıra çağıra, ağıt yakan kadının sesinin yükseldiği ev. (Müslim)

12-İçinde içki içilen ve kumar oynanan ev. (Maide:90-92, Taberani)

13-İçinde Allah’a ortak koşulan, nazar boncukları takılan ve büyü yapılan ev. (Nisa:48)

14-İçinde tavla oynanan ev. (Munafıkun:9, Müslim ve Ebu Davud)

15-Haram olan kıyafetlerin giyildiği ve haram olan eşyaların kullanıldığı ev, yani erkeklerin altın takı kullandıkları ve ev halkının altın ve gümüş kaplar kullandıkları evler. (Tirmizi, Müslim)

16-Lanetlenen kimselerin evleri. Örneğin: İçki içen, Allah’ın emirlerine karşı gelenlerin, namazı terkeden kişilerin, kocasının isteğini kabul etmeyenlerin bulunduğu evler. (Taberani, İbni Mace)

17-İçinde kötü kokular bulunan ev. Örneğin: Soğan, sarmısak, pırasa ve benzeri bitkilerin kokuları gibi, sigara, nargile kokuları gibi, bir kab içinde bekletilen küçük ve büyük abdest kokuları gibi...(Müslim ve Tirmizi)

18-Cünüp olup gusül abdesti almayanların evi. (Ebu Davud, Taberani)

19-Sahibi safran (kadınlara ait bir koku çeşidi) sürenin evi. (Ebu Davud)

20-İsrafçı ve savurganların evi. (Nesai, Müslim)

21-Ev sahibi ve sakinlerinin günah işlemekte ısrar ettikleri evler. (İ.Ahmed, Nesai)

22-İçinde zina yapılan ev. (Buhari, Müslim, Nesai)

23-İçinde büyük günah işlenen ev.

(Kaynak: Kütübi Sitte'deki sahih hadislerden derlenmiş)